Kaç Kişiyiz?
Karşıdan gelen kalabalığın içinde kaç kişiyiz, gözleri ışıltıyla parıldayan? Ve kaç kişiyiz an-da saklı buluşmalarla gülümseyerek geçip giden… Berabere kaşmış maçların hayal kırıklığını geride bırakıp avuçlarımızda ısıtıp okşadığımız sevgiden zevk almış kaç kişiyiz?
Ne zaman İstiklal’de yürüsem, görüntü zihnimdeki karelerde bu soruyla didişirim.” Kaç Kişiyiz? ” Bir yandan bunun ne önemi var diye düşünürüm. Kaç kişiyiz? Öte yandan da niye bu kaç kişiyizin içine kendimi de katarım onu da bilmem. Kendimi bir yere koymak, ait olmak güven mi veriyor acaba? Belki de bir oyun bu. Kendimle oynadığım…
Her karesinden bir sonrakine taşınan hareket bütünlüğü. “ Düşüncelerin Filmi “ sanki bu oyun.
Biri bir zaman şöyle bir söz söylemişti “ Para Aşkı Döver “ Niye söyledi, konuştuğumuz konu neydi hatırlamıyorum bile ama bu cümle tuhaf bir biçimde yer etmiş zihnimde. Ara ara bu filmin içine girip çıkıyor. “ Düşünce Filmi “…
İki taraflı da savunulabilir bu cümle. Kimine göre aşk… Kimine göre para… Aslında göreceli bir klişe… Çok önem arz etmiyor sonuçta, hele “kaç kişiyiz “ sorusunu aşkın, paranın ötesine taşırınca yerle bir oluyor ince, ince…
Birbirine endeksli hale getirilmiş imgelerle dolu şimdi Aşk da Para da… Sanalda reklam olmuş âleme.
Paranın canı çekmiş âşık olmuş…
Aşkın canı sıkılmış zengin olmuş…
Benim gözüm kalabalığın içinde bir avuç sevgide…
Karşıdan gelen kalabalığın içinde kaç kişiyiz, gözleri ışıltıyla parıldayan? Ve kaç kişiyiz an-da saklı buluşmalarla gülümseyerek geçip giden… Berabere kaşmış maçların hayal kırıklığını geride bırakıp avuçlarımızda ısıtıp okşadığımız sevgiden zevk almış kaç kişiyiz?
Ne zaman İstiklal’de yürüsem, görüntü zihnimdeki karelerde bu soruyla didişirim.” Kaç Kişiyiz? ” Bir yandan bunun ne önemi var diye düşünürüm. Kaç kişiyiz? Öte yandan da niye bu kaç kişiyizin içine kendimi de katarım onu da bilmem. Kendimi bir yere koymak, ait olmak güven mi veriyor acaba? Belki de bir oyun bu. Kendimle oynadığım…
Her karesinden bir sonrakine taşınan hareket bütünlüğü. “ Düşüncelerin Filmi “ sanki bu oyun.
Biri bir zaman şöyle bir söz söylemişti “ Para Aşkı Döver “ Niye söyledi, konuştuğumuz konu neydi hatırlamıyorum bile ama bu cümle tuhaf bir biçimde yer etmiş zihnimde. Ara ara bu filmin içine girip çıkıyor. “ Düşünce Filmi “…
İki taraflı da savunulabilir bu cümle. Kimine göre aşk… Kimine göre para… Aslında göreceli bir klişe… Çok önem arz etmiyor sonuçta, hele “kaç kişiyiz “ sorusunu aşkın, paranın ötesine taşırınca yerle bir oluyor ince, ince…
Birbirine endeksli hale getirilmiş imgelerle dolu şimdi Aşk da Para da… Sanalda reklam olmuş âleme.
Paranın canı çekmiş âşık olmuş…
Aşkın canı sıkılmış zengin olmuş…
Benim gözüm kalabalığın içinde bir avuç sevgide…
| Tepkiler: |
Sarı Bahar
Beşparmak’dan boğaza açılan yol boyunca düzensizce dizilmiş mimozalar sarı çığlıklarla eşlik ediyordu yolculara. Otobüs dağı aşıp ovaya kavuştuğunda, tutkuyla toprağa sarılmış yonca sarısı karşıladı bizi.
Komşudan uzağa, evinden sılaya düşünce, giden gelenle gurbetlik olunca düştü beklide sarının yeşile özlemi… Mimozaların kovaladığı yoncaları düşündüm bir kez daha… Yeşile durmuş tutkuyu…
Biri dalda güzel, biri toprakta oysa!
Aynı suyu yunup aynı havaya nefes alırken toprağın sıcağı dalda, yeşilin kucağı yoncada komşu komşuya paylaşımlar birbirine yabancı bu adada…
İzi düşmüş geçmiş acıların, mimoza kokusuna… Yonca yaprağına… Bu topraklarda özlemin adı yeşil…
Hatları çizilmiş tarlaların yemişleri ne bilsin kim kimin düşmanı… Ne bilsin mimoza yoncanın yeşile aşkını. Ne bilsin toprak köklerdeki sınırları…
Yüzü güneşe dönük günlerin mavi ufuklu yolcuları olmalı… Fırtına bulutlarının arasından sıyrılıp uzanan dağlar sağanaklarda yıkanan umutlarla bakıyor Adanın büyülü kovuklarında saklanan geleceğine…
Beşparmak’dan boğaza açılan yol boyunca düzensizce dizilmiş mimozalar sarı çığlıklarla eşlik ediyordu yolculara. Otobüs dağı aşıp ovaya kavuştuğunda, tutkuyla toprağa sarılmış yonca sarısı karşıladı bizi.
Komşudan uzağa, evinden sılaya düşünce, giden gelenle gurbetlik olunca düştü beklide sarının yeşile özlemi… Mimozaların kovaladığı yoncaları düşündüm bir kez daha… Yeşile durmuş tutkuyu…
Biri dalda güzel, biri toprakta oysa!
Aynı suyu yunup aynı havaya nefes alırken toprağın sıcağı dalda, yeşilin kucağı yoncada komşu komşuya paylaşımlar birbirine yabancı bu adada…
İzi düşmüş geçmiş acıların, mimoza kokusuna… Yonca yaprağına… Bu topraklarda özlemin adı yeşil…
Hatları çizilmiş tarlaların yemişleri ne bilsin kim kimin düşmanı… Ne bilsin mimoza yoncanın yeşile aşkını. Ne bilsin toprak köklerdeki sınırları…
Yüzü güneşe dönük günlerin mavi ufuklu yolcuları olmalı… Fırtına bulutlarının arasından sıyrılıp uzanan dağlar sağanaklarda yıkanan umutlarla bakıyor Adanın büyülü kovuklarında saklanan geleceğine…
| Tepkiler: |
VEDA ETMEYECEĞİM
Uzayan geceye eşlik eden rüzgâr gittikçe hızlandı. Yatakta yorgana iyice sarılmış gözlerim zoraki uykuya direnmekle meşgul sokağı dinliyorum. Zihnimde bin bir geçit beni rahat bırakmıyor.
Dışarıdaki fırtına ürkütücü seslerle şiddetleniyor, bir şeyler uçtu uçacak diye beklerken gök gürültüsü şimşek derken sağanak başladı. Saatlerdir uykuyla didişiyorum kalktım sonunda saate baktım sabahın üçü olmuş üzerime hırkamı giyip aşağıya indim. Böyle havaları oldum olası sevmişimdir, heyecan verici bulurum.
Sokak lambası sönmüş dışarısı zifiri karanlık, balkona çıktım rüzgârın keskin dokunuşları yüzümde gezinirken yıldızların ışıltılı büyüsü alıp götürdü beni, biraz ürperdimse de soğuk engelleyemedi. Rüzgâr kuzeyden esiyor, memleket havası bu içime çektiğim, gecenin uykuya yattığı şu saatte yıldıza duran gözlerime ninni bu rüzgâr.
Haydi, bir masal anlatın bana yıldızların altında olsun.
Sabah erken kalktım. Gecenin yıldızlı koynuna bıraktığım benliğimin yansıması mıydı ya da kendim miydim? Bile-miyorum ama beni huzurlu bir sabaha uyandırdı her neyse… Gökyüzü akşamdan kalma gibi görünmüyor hiç. Sanki o fırtınaları koparan rüzgâr saklanıvermiş günışı-ğından kaçıp dağ ardına. Günbatımına bakan yüzü bir daha yeni bir fırtına.
Doğuya bakan sokak kapısını açtım ardına kadar gün girsin, yaşam girsin içeri. Temiz hava doldurdum tuttum bir yudum yuttum oh! Başıboş bir gün bugün en sevdiğim. Nereye rast gelirse oraya saldığım kendimle geze-ceğim, bilinmez yolculuklarımdan birine daha çıkıyorum.
Portakal ağaçlarının yol boyu dizildiği sokağımdan geçip içeri giren kokular iştahımı açtı, kahvaltımı her zamanki gibi buğday gevreği yiyerek yapmayacağım bu gün.
Kendime bir güzel çay demledim, kızarmış çavdar ekmeği tuzu alınmış ve tavada çevrilmiş helllim birkaç çakıstes* ve taze sıkılmış portakal suyu.
Bu kahvaltı menüsü çocukluğumun ruhuyla ağaç dalına oturmuş halamı anımsadım birden. Henüz öğrenciyken en büyük hayali bir balerin olmakmış. Bahçedeki ağaca çıkar bir dala oturup ayaklarını sallandırır ve hayal kurarmış. Işıklara boğulmuş sahnede dans edişini seyredermiş, şimdi yıldızlarla dans ediyor. Dün onu kaybettik. Bu gün onu da almalıyım yanıma iki özgür ruh gezeriz kol, kola…
Balkondan, dağa doğru bakınca cılız bir yılan gibi kıvrıla, kıvrıla denize inen çizgi bir yol mu acaba? Ne dersin halacım? Orayı keşfe çıkalım mı?
Kapıyı kapatıp kendimi portakal sokağımda bulduğumda Kervansaray’ın güzelim kumsalına yönelmiştim. Dalgalara götürmek istedim seni önce. Geceki fırtınadan sıyrılıp kuytusuna çekilse de deniz güneşe ayırır sularını, kristal dalgalarla oynaşsın diye.
Kendi kaderine terk edilmişliğin, özlemlere düşler kurduğu bu topraklar senin gibi Meloş’um. Sevgi taşıyor ve salt kendisiyle yaşıyor. Paylaşabildiği yansıması sadece. İçindeki derinliklerinde kaybolmamak için dışarı taşardın sende… Dalgalar gibi…
Akışkan düşüncelerle rüzgârın dağıttığı saçlarımda gezindiğini biliyorum. Birden fark ediyorum! Birikiyor sevdiklerim cennette…
O dağ yolunu keşfetmeden önce bu gün senle önce yemek yiyelim en sevdiğinden, en lezzetlisinden, en fiyakalı lokantada tadını çıkara, çıkara. Sonra vuralım kendimizi dağlara siklamenlerin, anemonların arasında koklaya koklaya Beşparmak dağlarına vuran güneşe sallandıralım kendimizi, yamaçlardan seken keklikler dans etsin bizim yerimize seyirlik.
Tüm sevdiklerimi yanımda taşıdıkça yalnızlığım kalabalıklaşıyor. Hiçbir sevgiye veda etmediğim gibi sana da veda etmeyeceğim…
Ocak 2010 Girne
* Kıbrıs'a özgü soslu yeşil zeytin
Uzayan geceye eşlik eden rüzgâr gittikçe hızlandı. Yatakta yorgana iyice sarılmış gözlerim zoraki uykuya direnmekle meşgul sokağı dinliyorum. Zihnimde bin bir geçit beni rahat bırakmıyor.
Dışarıdaki fırtına ürkütücü seslerle şiddetleniyor, bir şeyler uçtu uçacak diye beklerken gök gürültüsü şimşek derken sağanak başladı. Saatlerdir uykuyla didişiyorum kalktım sonunda saate baktım sabahın üçü olmuş üzerime hırkamı giyip aşağıya indim. Böyle havaları oldum olası sevmişimdir, heyecan verici bulurum.
Sokak lambası sönmüş dışarısı zifiri karanlık, balkona çıktım rüzgârın keskin dokunuşları yüzümde gezinirken yıldızların ışıltılı büyüsü alıp götürdü beni, biraz ürperdimse de soğuk engelleyemedi. Rüzgâr kuzeyden esiyor, memleket havası bu içime çektiğim, gecenin uykuya yattığı şu saatte yıldıza duran gözlerime ninni bu rüzgâr.
Haydi, bir masal anlatın bana yıldızların altında olsun.
Sabah erken kalktım. Gecenin yıldızlı koynuna bıraktığım benliğimin yansıması mıydı ya da kendim miydim? Bile-miyorum ama beni huzurlu bir sabaha uyandırdı her neyse… Gökyüzü akşamdan kalma gibi görünmüyor hiç. Sanki o fırtınaları koparan rüzgâr saklanıvermiş günışı-ğından kaçıp dağ ardına. Günbatımına bakan yüzü bir daha yeni bir fırtına.
Doğuya bakan sokak kapısını açtım ardına kadar gün girsin, yaşam girsin içeri. Temiz hava doldurdum tuttum bir yudum yuttum oh! Başıboş bir gün bugün en sevdiğim. Nereye rast gelirse oraya saldığım kendimle geze-ceğim, bilinmez yolculuklarımdan birine daha çıkıyorum.
Portakal ağaçlarının yol boyu dizildiği sokağımdan geçip içeri giren kokular iştahımı açtı, kahvaltımı her zamanki gibi buğday gevreği yiyerek yapmayacağım bu gün.
Kendime bir güzel çay demledim, kızarmış çavdar ekmeği tuzu alınmış ve tavada çevrilmiş helllim birkaç çakıstes* ve taze sıkılmış portakal suyu.
Bu kahvaltı menüsü çocukluğumun ruhuyla ağaç dalına oturmuş halamı anımsadım birden. Henüz öğrenciyken en büyük hayali bir balerin olmakmış. Bahçedeki ağaca çıkar bir dala oturup ayaklarını sallandırır ve hayal kurarmış. Işıklara boğulmuş sahnede dans edişini seyredermiş, şimdi yıldızlarla dans ediyor. Dün onu kaybettik. Bu gün onu da almalıyım yanıma iki özgür ruh gezeriz kol, kola…
Balkondan, dağa doğru bakınca cılız bir yılan gibi kıvrıla, kıvrıla denize inen çizgi bir yol mu acaba? Ne dersin halacım? Orayı keşfe çıkalım mı?
Kapıyı kapatıp kendimi portakal sokağımda bulduğumda Kervansaray’ın güzelim kumsalına yönelmiştim. Dalgalara götürmek istedim seni önce. Geceki fırtınadan sıyrılıp kuytusuna çekilse de deniz güneşe ayırır sularını, kristal dalgalarla oynaşsın diye.
Kendi kaderine terk edilmişliğin, özlemlere düşler kurduğu bu topraklar senin gibi Meloş’um. Sevgi taşıyor ve salt kendisiyle yaşıyor. Paylaşabildiği yansıması sadece. İçindeki derinliklerinde kaybolmamak için dışarı taşardın sende… Dalgalar gibi…
Akışkan düşüncelerle rüzgârın dağıttığı saçlarımda gezindiğini biliyorum. Birden fark ediyorum! Birikiyor sevdiklerim cennette…
O dağ yolunu keşfetmeden önce bu gün senle önce yemek yiyelim en sevdiğinden, en lezzetlisinden, en fiyakalı lokantada tadını çıkara, çıkara. Sonra vuralım kendimizi dağlara siklamenlerin, anemonların arasında koklaya koklaya Beşparmak dağlarına vuran güneşe sallandıralım kendimizi, yamaçlardan seken keklikler dans etsin bizim yerimize seyirlik.
Tüm sevdiklerimi yanımda taşıdıkça yalnızlığım kalabalıklaşıyor. Hiçbir sevgiye veda etmediğim gibi sana da veda etmeyeceğim…
Ocak 2010 Girne
* Kıbrıs'a özgü soslu yeşil zeytin
| Tepkiler: |
YOL HİÇ BİTMEZ...
Denize açılan sokağımı, kışkırtıcı Yasemin, şehvetli Begonvil ve arzulu Japon Gülü süslüyor. Issız akşam yalnızlığımı yalıyor, kokuları. Dün, yeni hayatımın yeni yuvası, sakin, zevkli, hevesli bir maceranın kapılarını açtı benim için. Kapıdan süzülüp başka kapıların ardında olup bitenlerden habersiz sızdım kendime. Yeniden.
Kan ter içinde sürüp giden dersler, küçük bedenlerde yeni yansımalar oluştururken sakınmasız genişliyor sınırlarım, bir kez daha büyütüyorum beni. Mutluluğa sarılıp huzuru koynuma alıyorum sanki. Garipsiyorum hatta zaman, zaman.
Bir sihirli değnek mi? tılsımlarını üzerimden süzerek beni giydiren. Düşleri hiç düşünmeden önüme düşüren düş cücesi ben miyim gerçekten?
Çıkmazında ezber ettikçe yaşamı, kendi çemberinde döne, döne kazıyorken kuyularımızı… En derinde diri bir ölüm bekliyor çaktırmadan, tutmuş tüm köşe başlarını. Kader biliciler… Ölü giydiriciler…
Tersine gittim ben, gerisin geri… Çember içine gömmeden beni.
Bir gözü kara tin sızdı içeri, peşine düştüm. Yol bu, ne zaman nereye sapar? Hangi dönemeç de karşına ne çıkar?
Alıp başını gitmeler de başıboş sarhoşluklarla geziniyor… Kadife yumuşaklığı, avuçlarımda açıyor taç yapraklarını. Yüzüme çarptıkça, suyun durusunda yansıyor tüm dostlar.
Sevdiklerimle başbaşayım, şimdinin izini sürdüğüm, yarını beklemeden yürüdüğüm bu yolculukta…
Dikmen
18 Ekim 2009
Denize açılan sokağımı, kışkırtıcı Yasemin, şehvetli Begonvil ve arzulu Japon Gülü süslüyor. Issız akşam yalnızlığımı yalıyor, kokuları. Dün, yeni hayatımın yeni yuvası, sakin, zevkli, hevesli bir maceranın kapılarını açtı benim için. Kapıdan süzülüp başka kapıların ardında olup bitenlerden habersiz sızdım kendime. Yeniden.
Kan ter içinde sürüp giden dersler, küçük bedenlerde yeni yansımalar oluştururken sakınmasız genişliyor sınırlarım, bir kez daha büyütüyorum beni. Mutluluğa sarılıp huzuru koynuma alıyorum sanki. Garipsiyorum hatta zaman, zaman.
Bir sihirli değnek mi? tılsımlarını üzerimden süzerek beni giydiren. Düşleri hiç düşünmeden önüme düşüren düş cücesi ben miyim gerçekten?
Çıkmazında ezber ettikçe yaşamı, kendi çemberinde döne, döne kazıyorken kuyularımızı… En derinde diri bir ölüm bekliyor çaktırmadan, tutmuş tüm köşe başlarını. Kader biliciler… Ölü giydiriciler…
Tersine gittim ben, gerisin geri… Çember içine gömmeden beni.
Bir gözü kara tin sızdı içeri, peşine düştüm. Yol bu, ne zaman nereye sapar? Hangi dönemeç de karşına ne çıkar?
Alıp başını gitmeler de başıboş sarhoşluklarla geziniyor… Kadife yumuşaklığı, avuçlarımda açıyor taç yapraklarını. Yüzüme çarptıkça, suyun durusunda yansıyor tüm dostlar.
Sevdiklerimle başbaşayım, şimdinin izini sürdüğüm, yarını beklemeden yürüdüğüm bu yolculukta…
Dikmen
18 Ekim 2009
| Tepkiler: |
( Gözevleri 2 )
Yolculuk nereye?
Klavyenin tuşları arasında seksek oynuyorum. Geçmiş zaman aksak ritimleriyle gözlerime geri döndü.
Mevsim soğuk, nefesler tanıdık. Vagonun buğulu camından dışarıyı seyretmek istesem de karanlık peşi sıra götürür, alıp başımı giderim. Çocuk bakışlarım, olgun yaşıma baskın, gözlerim kendime döner.
Son binen yolcu hep ben oldum. Tren, gençliğim, özgürlüğüm, bilinmeyenim… Peron, çocukluğum, güvencem, geçmişim… Boyumdan büyük valizlerimle son basamağı yakalamak. Oyun gibi! ‘ Kaçıncı vagondu anne?’
Birbirimizden ayrı yazların sonu demekti rüzgârın peşine takılan yapraklar. Haydarpaşa Garı ayazdan kaçan bahar gibi sabırsız, sonbaharı beklerdi gençleşmek için. Valizler, peronlar dolusu telaşın, heyecanın, özlemin, hüznünü taşırdı. Tren, istasyonlar arası durdukça çoğalırdık biz. Varılacak yer hep vardı! Kalabalıktık…
Buluşma anı, her şeyi unutturur, yolculuk oyuna dönüşürdü.
Annelerin yolluk torbaları uçurma, istasyonlar hayalet şehir. Yorgun düştüğümüzde, omuzlar kuştüyü yastık…
Tren, heyecanla gidip özlemle döndüğüm çocukluğumun okul yoluydu. ‘Anne bu treni kim sürüyor? ’
Ne çok gelgitler yaşandı. Kuşetli. Yataklı. Pulman. Yolculuklar arası sular çekildi, sular boşaldı gözlerimden, dilimden, bedenimden…
Bildik yollarda, bildik istasyonlar. Hiç tanıyamadığımız makinistler. Ve ellerine teslim edilmiş yolculuklarla gittik! Dönüşleri sancılı zamanlara yayarak. ‘ Anne kimim ben? ’
Herkes inecek bir istasyon ararken kayboldum. Yol boyunca ezbere bildiğim istasyonlar değişmiş. Durakları karıştırdım, kaçırdım, şaşırdım. ‘Nerdeyim? ’ ..…Meşgul yalnızlığım kalabalıkta sırıtmadan telaşla gidiyor. Ritimler dokuz sekizlik, kimi zaman üç dörtlük, bazen dörtlük. Kim bilir kimi zaman ne? Tren her zaman ritmik! Çuçu papa- çu- papa- çupapa-çupapa çu……. Tren, yol. Tren, durak. Tren, oyun. Tren esaret, Tren, hayat… Makinist artık benim, yolculuk geçmişe, şimdiye, yarına, an-a!
2009
Yolculuk nereye?
Klavyenin tuşları arasında seksek oynuyorum. Geçmiş zaman aksak ritimleriyle gözlerime geri döndü.
Mevsim soğuk, nefesler tanıdık. Vagonun buğulu camından dışarıyı seyretmek istesem de karanlık peşi sıra götürür, alıp başımı giderim. Çocuk bakışlarım, olgun yaşıma baskın, gözlerim kendime döner.
Son binen yolcu hep ben oldum. Tren, gençliğim, özgürlüğüm, bilinmeyenim… Peron, çocukluğum, güvencem, geçmişim… Boyumdan büyük valizlerimle son basamağı yakalamak. Oyun gibi! ‘ Kaçıncı vagondu anne?’
Birbirimizden ayrı yazların sonu demekti rüzgârın peşine takılan yapraklar. Haydarpaşa Garı ayazdan kaçan bahar gibi sabırsız, sonbaharı beklerdi gençleşmek için. Valizler, peronlar dolusu telaşın, heyecanın, özlemin, hüznünü taşırdı. Tren, istasyonlar arası durdukça çoğalırdık biz. Varılacak yer hep vardı! Kalabalıktık…
Buluşma anı, her şeyi unutturur, yolculuk oyuna dönüşürdü.
Annelerin yolluk torbaları uçurma, istasyonlar hayalet şehir. Yorgun düştüğümüzde, omuzlar kuştüyü yastık…
Tren, heyecanla gidip özlemle döndüğüm çocukluğumun okul yoluydu. ‘Anne bu treni kim sürüyor? ’
Ne çok gelgitler yaşandı. Kuşetli. Yataklı. Pulman. Yolculuklar arası sular çekildi, sular boşaldı gözlerimden, dilimden, bedenimden…
Bildik yollarda, bildik istasyonlar. Hiç tanıyamadığımız makinistler. Ve ellerine teslim edilmiş yolculuklarla gittik! Dönüşleri sancılı zamanlara yayarak. ‘ Anne kimim ben? ’
Herkes inecek bir istasyon ararken kayboldum. Yol boyunca ezbere bildiğim istasyonlar değişmiş. Durakları karıştırdım, kaçırdım, şaşırdım. ‘Nerdeyim? ’ ..…Meşgul yalnızlığım kalabalıkta sırıtmadan telaşla gidiyor. Ritimler dokuz sekizlik, kimi zaman üç dörtlük, bazen dörtlük. Kim bilir kimi zaman ne? Tren her zaman ritmik! Çuçu papa- çu- papa- çupapa-çupapa çu……. Tren, yol. Tren, durak. Tren, oyun. Tren esaret, Tren, hayat… Makinist artık benim, yolculuk geçmişe, şimdiye, yarına, an-a!
2009
| Tepkiler: |
ERİME
Bu sabah güneşe açtığım gözlerimde yeni bir heves var. Her sabah aynada gördüğümden daha başka bir ışıkla parlıyorlar. Havada ki koku, bedenimdeki devinim, evin içine dolan dış sesler hepsi, hepsi bir başka bugün. Yumuşak gülüşler yayılıyor yanaklarıma kendiliğinden. Radyoyu açıyorum Strauss çalıyor, bu fırtınalar koparan, şimşekler çaktıran bir Wagner de olabilirdi ama değil işte, pembe bulut bir Strauss… Valsin dalgalı ritminde geceliğimin saten dokunuşlarını uçuştura, uçuştura evin içinde dolaşıyor bir yandan da kahvaltı hazırlıyorum, kendime şaşkınım bugün... Kapıya gelen gazeteleri aldım, perdeleri açtım. Evin muhtelif yerlerinden ışıya, ışıya içeri girip yansıyan kırılgan güneş, Provence düşlerimle, Van Gogh’un ay çiçeği tarlasını evime dolduruyordu. Çay demlendi. Kızartılmış ekmeklerin kokusu, beyaz örtülü balkon masamdan beni çağırıyor. Kahvaltı hazır… Ne güzel bir gün! Gazeteleri de alıp balkona çıktım. Yaz sabahlarında balkona uyanılır bizim sokakta. Bardağın içinde telaşla şakırdayan sesler yansıyarak dağılır, birbirinden haberdar eder sakinlerini, herkesin keyfi yerinde… Sepetten bir dilim ekmek alıp üzerine tereyağı sürüyorum, sıcak ekmek içine çekiyor onu çabucak eriyor yağ. Sıcağın çekim gücünü düşündürüyor bana. Katı olan her şey sıcakta yumuşar mı? Belki de yakar…
Hafif bir meltem saçlarımda dolaşıyor, ekmeğimin üzerine böğürtlen reçeli sürüyorum. Çay sıcak, yağ eridi, reçel tatlı buruk, tat damağımda zamana yayıyor kendini. İyice gevşeyip arkama yaslanıyorum. Gazeteye uzanırken manşete ilişiyor gözüm. ” Bilim Adamları Uyardı” Bu haberin canımı sıkmasına izin vermeyeceğimden emin gazeteyi karıştırmaya başlıyorum. Güzel bir haber… Güzel bir haber arıyor gözlerim.
Kyoto Anlaşması… Küresel ısınma… Erime... Zihnimin duvarlarından yansıyan ışık gözüme giriyor adeta. Buzulların, ekmeğimde eriyen tereyağı gibi eridiğini düşlüyorum, toprağın emdiği buzullar yumuşatıyor Dünya’yı. Fantastik yaşamın Dünya’daki başlangıç noktası bu… Savaşlar buzullarla birlikte eriyor adeta. Kırmızı öfkeleri Mars’a gönderirken pembemsi huzur, atmosferik koruyuculuğuyla yayılıyor yeryüzüne. Düşledikçe içine gömülüyorum, yumuşak, yumuşak okşanırken toprağın yüzü, bedenimle birleştirip yoğuruyorum kendimi, ılık ve yumuşak toprak şekilleniyor yeniden, ellerimde ben… Kendimle yeniden…
2009
Bu sabah güneşe açtığım gözlerimde yeni bir heves var. Her sabah aynada gördüğümden daha başka bir ışıkla parlıyorlar. Havada ki koku, bedenimdeki devinim, evin içine dolan dış sesler hepsi, hepsi bir başka bugün. Yumuşak gülüşler yayılıyor yanaklarıma kendiliğinden. Radyoyu açıyorum Strauss çalıyor, bu fırtınalar koparan, şimşekler çaktıran bir Wagner de olabilirdi ama değil işte, pembe bulut bir Strauss… Valsin dalgalı ritminde geceliğimin saten dokunuşlarını uçuştura, uçuştura evin içinde dolaşıyor bir yandan da kahvaltı hazırlıyorum, kendime şaşkınım bugün... Kapıya gelen gazeteleri aldım, perdeleri açtım. Evin muhtelif yerlerinden ışıya, ışıya içeri girip yansıyan kırılgan güneş, Provence düşlerimle, Van Gogh’un ay çiçeği tarlasını evime dolduruyordu. Çay demlendi. Kızartılmış ekmeklerin kokusu, beyaz örtülü balkon masamdan beni çağırıyor. Kahvaltı hazır… Ne güzel bir gün! Gazeteleri de alıp balkona çıktım. Yaz sabahlarında balkona uyanılır bizim sokakta. Bardağın içinde telaşla şakırdayan sesler yansıyarak dağılır, birbirinden haberdar eder sakinlerini, herkesin keyfi yerinde… Sepetten bir dilim ekmek alıp üzerine tereyağı sürüyorum, sıcak ekmek içine çekiyor onu çabucak eriyor yağ. Sıcağın çekim gücünü düşündürüyor bana. Katı olan her şey sıcakta yumuşar mı? Belki de yakar…
Hafif bir meltem saçlarımda dolaşıyor, ekmeğimin üzerine böğürtlen reçeli sürüyorum. Çay sıcak, yağ eridi, reçel tatlı buruk, tat damağımda zamana yayıyor kendini. İyice gevşeyip arkama yaslanıyorum. Gazeteye uzanırken manşete ilişiyor gözüm. ” Bilim Adamları Uyardı” Bu haberin canımı sıkmasına izin vermeyeceğimden emin gazeteyi karıştırmaya başlıyorum. Güzel bir haber… Güzel bir haber arıyor gözlerim.
Kyoto Anlaşması… Küresel ısınma… Erime... Zihnimin duvarlarından yansıyan ışık gözüme giriyor adeta. Buzulların, ekmeğimde eriyen tereyağı gibi eridiğini düşlüyorum, toprağın emdiği buzullar yumuşatıyor Dünya’yı. Fantastik yaşamın Dünya’daki başlangıç noktası bu… Savaşlar buzullarla birlikte eriyor adeta. Kırmızı öfkeleri Mars’a gönderirken pembemsi huzur, atmosferik koruyuculuğuyla yayılıyor yeryüzüne. Düşledikçe içine gömülüyorum, yumuşak, yumuşak okşanırken toprağın yüzü, bedenimle birleştirip yoğuruyorum kendimi, ılık ve yumuşak toprak şekilleniyor yeniden, ellerimde ben… Kendimle yeniden…
2009
| Tepkiler: |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

