23 Ağustos 2009 Pazar

Durak

Durak

Nihayet gelmişti…
—Arabayı park edecek uygun bir yer bulmalıyım.
Onca yolu geride bırakıp ter ve tozdan tenine yapışmış gömleğini de değiştirebileceği uygun bir yer bulabilmek için bakınıyor bir yandan da heyecanını yenmeye çalışıyordu. Yıllarca gerçekleşmesini beklediği dileği nihayet olmuştu. Bir taşla iki kuş…
Birkaç kişi dışında geleceğini kimseye haber vermemişti. Kendisine biraz zaman tanıyıp önündeki birkaç günün keyfini çıkarmak istiyordu. Nişanlısı bu kasabada yaşıyordu. Düğünü de burada yapacaklardı. Geride kalan tüm işlemlerini bitirmiş yeni işine başlamak için gerekli izni de almıştı. Düğünden sonra başlayacaktı yeni hayatı… Babası da ondan önce gelmiş Nilüfer’le birlikte oturacakları evi tutmuş yerleştirmiş kısaca yapılacak tüm işleri halletmişlerdi. Onu bekliyorlardı.
Ah Nilüfer… Nasıl olduğunu anlayamadan kaptırmıştı gönlünü. Tüm arzusu onun gençliğine miydi? Bu kasabalı kızda ne bulduğunu defalarca kendine sormuş ama cevap olarak da peşinden buralara kadar gelmiş hayatının akışını değiştirmişti. Birkaç gün içinde evleneceklerdi.
Bulabildiği ilk yere arabayı park etti. Çarşının içinde başka bir yer bulma şansıda pek yoktu zaten. Üstünü değiştirme şansı olamadığı için hayıflandı.
—Hay Allah… Bu halde çıkacağım karşısına…
Keşke son benzincide elimi yüzümü yıkasaydım diye geçirdi içinden. Sonra torpido gözünü açtı, biraz karıştırdıktan sonra benzincinin birinden aldığı ıslak mendili buldu, içinden bir kaç tane çıkarıp elini yüzünü temizledi, üstüne çeki düzen verip arabadan indi. Nişanlısıyla çarşıda buluşacaklardı. Kasabaya yabancı olduğu için buluşmaya en uygun yerin bu durak olduğunu söylemişti nişanlısı. Uzun zamandır telefonla görüşmekle yetinmişler birbirlerini özlemişlerdi. Onunla biraz da olsa yalnız kalmak istiyordu. Babası da gelir miydi acaba karşılamaya? Sami’ye de söylemişti bu gün geleceğini. Her ikisine de haber verdiği için pişmanlık hissetti. Kendi patavatsızlığına kızdı, aslında ağzından kaçıvermişti işte nerede, kaçta buluşacakları. Umarım ikisi de karşılamaya gelmemiştir diyerek durağa yürümeye başladı, doğru yerde olup olmadığı konusunda da emin değildi. Nilüferin tarifine göre burası olmalıydı herhalde. Adımlarını hızlandırdı, yeni kuracağı hayatının sınırsız gizemiyle kendi bilinmeyen geleceğine yürüyordu sanki. Merakla, özlemle ve heyecanla karışık bakınırken onu gördü.

—Nilüfer…
—Müfit…
Kucaklaştılar… Otobüs hızla geçti yanlarından. Kızın kırmızı etekleri uçuştu. Erkeğin ise yüzünde alaycı bir gülümseme… Kızın uçuşan eteğini tek gören erkek değildi, otobüstekiler gülümsemişti ona. Zaten elbise de pek yakışmamış kısa ve çarpık bacaklarını ortaya çıkarmıştı. O incecik topuklarla yürümeyi hiç beceremiyor muş gibi bir hali vardı. Üstelik poposu da büyüktü. Erkek bordo saten gömleğin üstünde taşıdığı kel kafasını gizlemek için hasır şapka takmıştı. Hava o kadar sıcaktı ki kucaklaştıklarında tenleri terden sırılsıklam birbirine yapıştı. Bu vıcık, vıcık hal ve ikisinin ter kokuyor olması ihtimali insanı tiksindirse de, onlar buna hiç aldırmadan sarmaş dolaştılar. Herhalde son buluşmalarından bu yana özlemişler birbirlerini ya da bir olasılık özlediklerini zannediyorlar. Kız yirmili yaşlarında, doğma büyüme buralı olduğu her halinden belli. Erkeğin yaşı pek anlaşılmıyor, kaba saba, güdük biri o da. Her neyse bu durumları beni pek de ilgilendirmiyor. Onca kalabalığın içinde gözüme takılan seyirlik bir an sadece…

Aslında ben de burada birini bekliyorum. Yanımdan gelip geçenlerin göz ucuyla bana bakmalarına aldırmadan fakat gittikçe artan sabırsızlığımla bekliyorum.
Beklediğim eski bir dost. Onu böyle tanımlamak yeterli olur sanırım. Ancak uzun zamandır izini kaybettiğim bir dost. Hayat rastlantılarının hoş getirileri de olabiliyor bazen ki ben genelde rastlantılara pek inanmam. Daha doğrusu rastlantıyla pek işim olmaz. Kontrolü elimde tutmayı severim, hayatımı da böyle yaşıyorum zaten. Yirmi yıldır bu kasabada yaşıyorum.
Üniversiteden mezun olur olmaz arkasından da vatani görevimi bitirdim. Ertelenmiş işler ayak bağı olur insana, zihinde anlamsızca yer tutar İşte bu sebeptendir ki hayatımda ertelenmiş hiçbir şey bırakmamaya özen gösteririm.
Kimi insan “Bukalemun gibi” kısa zaman içinde kendini bulunduğu yere kolayca alıştırabilir. Ben onlardan biri değilim. Genellikle gittiğim yerlere uyum sağlamakta zorlanırım, yabancılık çekerim. Fazla asosyal sayılmam ama yaşadığım yerin bana uygun olması tercih sebebimdir, bu önemlidir benim için. Bu kasabanın yaşam biçimini, insanlarını askerliğimi yaptığım süre içinde tanıma şansım oldu. Yaşam o kadar yalın ve düzenliydi ki buraya yerleşmeye, hayatımı bu sadelik içinde geçirmeye karar verdim. Dedim ya rastlantıları azami düzeyde kontrol edebildiğim ve hatta mümkünse yaşantıma hiç değdirmeden yaşayabileceğim bir hayat kurmak istedim. Öyle de oldu. Yirmi yıldır işim ve evim arasında ki rutinim hiç aksamadı. Yalnız yaşamayı da bu yüzden seçtim, müdahale yok…
Bu dostumu üniversiteden tanırım, o yıllar içinde birlikte aynı evi paylaştık. Bazılarının tanımladığı gibi klişeleşmiş bir deyimle “sıkı dostum” diyemem ama saygıya dayalı arkadaşlığı bir adım öteye taşıyabildiğimiz için dost olduğumuzu söyleyebilirim. Zamanın bize izin verdiği kadarıyla yetindiğimiz bir dostluktu bizimki. Sonra da birbirimizin izini kaybettik zaten. Ya da birbirimizden haberdar olmak istemedik. Geçen bayram annemin cenazesinde ortak bir arkadaşımıza rastladım. Ayaküstü sohbet ederken öğrendim ki dostumun tayini çıkmış bizim kasabaya. Doğal olarak telefonlar alındı verildi. Son telefon görüşmemizde de arabayla geleceğini bugün saat 14.00 gibi de burada olacağını söylemişti. Görüşmeyeli çok uzun zaman oldu görünce tanıyabilecek miyim acaba? Aslında onu beklediğimden de haberi yok. Bunca yıl sonra karşılaşmak, karşılama yapmak istedim. Ama hala o olma ihtimali olan hiç kimse yok gelen giden. Kendimi mecbur hissetmek de canımı sıkmıyor değil hani. Yirmi yıldır burada yaşıyorum ve bu süreden fazladır görmediğim bir dost için kendi kendime karşılamaya karar veriyorum, bir tuhaf çelişki işte derken kendi kendine de kızıyordu.
Burada ki saygın ıssızlığına kalabalık edebilecek biri çıkmıştı.
—Dipsiz kuyuma biri taş attı… Sesi ne zaman, ne kadar yankılanır bilmiyorum?
—Burada durmuş kasabamızın yeni hâkimi Müfit’i bekliyorum…

                                                                                                                                    2009

DİKMEN 1994 koreograflar günü