“ Bir 6 Mayıs akşamı Ankara’daydık… “
Doğu ekspresi her gün ki yolculuğuna hazırlanırken, hikâye
kendini çoktan hazır etmişti bile…
Haydarpaşa’da kalkış saatini bekleyen trene, peronda buluşan
iki kadın bindi. Valizlerini yerleştirip yerlerine oturmadan doğruca yemekli
vagona gittiler, bomboştu. Garsonlar servise hazırlanıyorlardı, henüz çay bile
demlenmemişti. Kendileri ve yolda binecek arkadaşları için iki masa seçip
oturdular. Cep telefonları, fotoğraf makineleri masanın üzerinde yolculuktaki
yerlerini alırken iki kadın da farklı duygularla ama aynı heyecanı paylaşarak
geçmişe yapacakları bu yolculuğun sabırsızlığıyla hareket saatini
bekliyorlardı. Beyaz örtülerin üzerindeki elleri geçmişin anılarını okşarken,
tren hareket etti…
Aynı zamanın başka tenhasında Erenköy’de bir kadın elinde
valizi telaşla arabasına bindi. Bostancı’da istasyonda buluşacaktı
arkadaşlarıyla. Diğer kadın ise gelen telefona uyanmış aceleyle giyinip yola
çıkmıştı çoktan. Takside giderken, geceden hazır ettiği valizine koyduklarını
bir kez daha düşünüyordu, yanına almayı unuttuğu bir şey var mıydı acaba?
Yıllar öncesine gidecekti… Arkadaşlarına… Okuluna… Unuttuğu, hatırladığı
anılarınaydı bu yolculuk.
Trenin tam hareket saatinde adam evinden çıktı, o da
diğerleri gibi benzer duygular içindeydi. Heyecanını coşkuya dönüştürmüş
neşeyle ve aceleyle istasyona doğru yürüyordu. Sabırsızlıkla günlerdir
bekliyorlardı. Geceden son telefon görüşmeleri yapıldı, talimatlar verildi,
buluşma noktaları saptandı. Birlikte yapacakları bu yolculuk yaşamlarına zerk
edecekleri taze kandı adeta…
Tren Bostancı istasyonunda durduğunda yemekli vagonda
bekleyen iki kadın da hareketlendi. Pencereden sarkıttıkları bedenleriyle
heyecanla karşıladılar arkadaşlarını. Fotoğraflar çekildi, valizler
yerleştirildi ve yemekli vagonda sabah kahvaltısı şöyle mükellefinden kuruldu
anında. Demli sıcak çayla tıkırdaya, fokurdaya salına sallana yol almaya
başladılar Ankara’ya…
Eskişehir’de güneş vardı. Üçünün de gözleri, porsuk çayına
bakan öğrenci evinin penceresinden giren güneşin ilk ışıklarına değdi. Üçü de
aynı anda heyecanla uyandılar. Önemli bir gündü onlar için. Sivas'a kadar
trenle gideceklerdi. Fikirlerini, emeklerini birleştirip ödevleri için bir
araya gelmişlerdi ve ilk deneyimlerini gerçekleştirmek üzere yola çıkacaklardı
bu gün. Kamerayı, mikrofonu, kabloları tekrar, tekrar kontrol ettiler, çantalar
hazırdı. Gönül rahatlığıyla kahvaltılarını ettikten sonra giyinip çıktılar. Bir
yol hikâyesiydi belgelemek üzere yola düştükleri. Doğu ekspresine binip Sivas'a
kadar, yol boyunca inen, binenle bezeyeceklerdi öykülerini.
Yemekli vagondaki kahvaltı, fotoğraf karelerinden sarka,
sarka uzadıkça uzadı. Yol Eskişehir'e düştüğünde kadınlardan biri sohbetin
koyuluğundan sıyrılıp biletinin olduğu kompartımana, orada bıraktığı
valizlerini almaya gitti. Yolculuğun bundan sonrasını da yemekli vagonda
tamamlayacaklardı nasıl olsa. İnen binen kalabalığında sağ sol yalpalaya,
yalpalaya valizleri çekiştirirken karşılaştı gençlerle. Bavullarını, malzeme
çantalarını ve kamerayı yerleştirmeye, toparlamaya çalışıyorlardı. Gülümseyip
geçti aralarından.
Tren istasyondan henüz hareket etmişti ki, gençler yemekli
vagona girdiler, onlar girer girmez de masaya davet ediliverdiler…
İşte aradıkları yol hikâyesi oracıkta çıkıvermişti
karşılarına. Okullarının kuruluş yıl dönümünü kutlamaya giden bu arkadaş
grubundan her birinin bir dolu hikâyesi vardı İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan
İstanbul'a…
Kameralar kuruldu, ses ayarları yapıldı. Kayda hazırdı artık
çocukluk yolcularının anıları… Bir belgeselin karelerini paylaşıverdiler
oracıkta heyecanla. Sigaralar tellendirildi, kaçak göçek kompartımanda. Sohbet
genişledikçe kahvaltıdan sofraya terfi edildi, rakılar kondu, şaraplar
dolduruldu kadehlere.
—Rastlantılara… Başarılara… Dostluklara… Şerefe!
Saatler süren yolculuk heyecanı artık yorgunlukla yer
değiştirirken kadınlar, hemen öylece oldukları yerde valizlerini açıp içinden
elbiseler, kolyeler, küpeler, çoraplar, topuklu ayakkabılar çıkardılar.
Ardından da kondüktörün onlar için ayarladığı kuşetlide üstlerini değiştirip
geçmişleri için geceye hazırlanmaya gittiler. Kapı kilitlendi, perdeler sıkı
sıkıya kapatıldı derken, bozkıra doğru akıp giden pencereden görüntülendi
yüksek ökçelerin içinde bacaklara giydirilen kırmızı ince çoraplar, kalçaları
saran dar pantolonlar, dudaklara dokunan rujlar… Siyah bir elbisenin cebine
iliştirilmiş kırmızı bir mendil sallandı gelip geçen yıllara!
Bilgisayarımın sağ alt köşesinde tıkladım zamanı. Bin Dokuz
yüz yetmiş ikiye kadar saydım .Sabaha karşı açıldı Demir parmaklıkları ağır,
pas kokulu, soğuk gıcırtılı kapısı. Uyumadan sabahı karşılayan üç gencin, yaşam
yolunu kesen kalemler uykudayken, güneş habercileri uzun, uzun öttü o sabah.
Yanı başlarında habersizdi kalabalıklar... Umut dolu bakışların kapanan
göz kapakları ezana karıştı Ankara'da... Taze kan lazımdı savaşlarla kazanılmış
topraklara, taze kan...
O sabah uyanır uyanmaz daha gözümü açamadan sordum kendime.
– Bu gün günlerde ne? Cumanın ertesi, tatil… Yaşasın!
Hafta başında kalkmak bilmediğim yatağımdan sevinçle
kalktım. Bahar yağmurlarının beslediği tohumlar çoktan patlatmıştı çiçeklerini
okulun arka bahçesinde. Yatağımı toplayıp telaşla giyindim. Çocukluk hevesimle
tereyağından kıl çeker gibi kaydım merdivenlerden. Gün güneşli ıslak bahçeye
çıktım doğruca.
— Oh!
6 Mayıs sabahı Cebecide, kahvaltı niyetine bir nefes çektim
içime yaşamdan.
Cebeci’de, sanat kanatları altında korumaya almıştı bizi.
Yetmişli yıllarda Beethofen’in 9. Senfonisi “ Daima kardeş olur insanlar
gölgende senin ”diye sesleniyordu hepimize piyanonun tuşlarından…
O sabah nefes, nefese karıştı… Gece sabaha… Ölüm doğuma…
Yeni doğan bebeklerin ilk adımlarını atmaya çalışırken
yaşadıkları heyecan gibiydi belki de, düşlerin hayata geçmesi… Musiki Muallim
Mektebi, koridorlarından geçen sanatçı adaylarını kucaklamak için sabırsız
bekleyişini belli etmeden hazırlanıyordu Konservatuvar olmaya! 1936 da… Meraklı,
arzu dolu umutlar taşıyordu yarınlar. Güzel görünüyordu göze… Hoş geliyordu
kulağa… 6 Mayıs sabahı kuruluş telaşındaydı Ankara.
Gelen her ekspresin yanı sıra peronda koşturmuşlar,
pencerelerden sarkanlara, açılan kapılara bakmışlar tanıdık bir yüz
aramışlardı. Ellerinde çiçekler, konfetiler saatlerdir arkadaşlarını getirecek
olan treni bekliyorlardı. İçlerinde taşıdıkları çocuk saklıyordu yaşlarını, üçü
de alımlı, bakımlı hoş kadınlardı. Özlemleri heyecanlarını bastırmış
bekledikleri tren perona girdiğinde deli gibi oyana bu yana koşturmuşlardı.
Tren gara girerken yavaşladıkça telaş da arttı yemekli
vagonda. Valizler kapıya taşındı, pencereler açıldı, kafalar dışarı çıkarıldı,
fotoğraf makineleri, kameralar hazır edildi… Gençler buluşma anını yakalamak
istiyorlardı.
Tren durdu. İnenler daha kimseyi göremeden etraflarına
bakınırken arkalarından gelen sese döndüklerinde başlarından aşağı konfetiler
çiçekler dökülüyordu. Şaşkınlıkla, sevinçle, özlemle buluşup kucaklaştılar.
Trenden inen herkes onlara bakıyordu. Kompartıman kapısında konuşlanmış
gençler, gözyaşlarını silen, durup, durup birbirlerine sarılan, kahkahalara
boğulan bu yetişkin çocukları hayretlerini gizlemeden görüntülediler...
Belki sinemalarda gösterime girmeyecek bu film ama biz onca
heyecan, onca başarı, onca kayıp, onca acı, onca anıyla baş, başa bir
yolculuğun peşinden 6 Mayısta takvimde saklı kaldık, yetişkinliğimizden
saklandık…