6 Ekim 2018 Cumartesi

“ Bir 6 Mayıs akşamı Ankara’daydık… “


“ Bir 6 Mayıs akşamı Ankara’daydık… “
Doğu ekspresi her gün ki yolculuğuna hazırlanırken, hikâye kendini çoktan hazır etmişti bile…
Haydarpaşa’da kalkış saatini bekleyen trene, peronda buluşan iki kadın bindi. Valizlerini yerleştirip yerlerine oturmadan doğruca yemekli vagona gittiler, bomboştu. Garsonlar servise hazırlanıyorlardı, henüz çay bile demlenmemişti. Kendileri ve yolda binecek arkadaşları için iki masa seçip oturdular. Cep telefonları, fotoğraf makineleri masanın üzerinde yolculuktaki yerlerini alırken iki kadın da farklı duygularla ama aynı heyecanı paylaşarak geçmişe yapacakları bu yolculuğun sabırsızlığıyla hareket saatini bekliyorlardı. Beyaz örtülerin üzerindeki elleri geçmişin anılarını okşarken, tren hareket etti…
Aynı zamanın başka tenhasında Erenköy’de bir kadın elinde valizi telaşla arabasına bindi. Bostancı’da istasyonda buluşacaktı arkadaşlarıyla. Diğer kadın ise gelen telefona uyanmış aceleyle giyinip yola çıkmıştı çoktan. Takside giderken, geceden hazır ettiği valizine koyduklarını bir kez daha düşünüyordu, yanına almayı unuttuğu bir şey var mıydı acaba? Yıllar öncesine gidecekti… Arkadaşlarına… Okuluna… Unuttuğu, hatırladığı anılarınaydı bu yolculuk.
Trenin tam hareket saatinde adam evinden çıktı, o da diğerleri gibi benzer duygular içindeydi. Heyecanını coşkuya dönüştürmüş neşeyle ve aceleyle istasyona doğru yürüyordu. Sabırsızlıkla günlerdir bekliyorlardı. Geceden son telefon görüşmeleri yapıldı, talimatlar verildi, buluşma noktaları saptandı. Birlikte yapacakları bu yolculuk yaşamlarına zerk edecekleri taze kandı adeta…
Tren Bostancı istasyonunda durduğunda yemekli vagonda bekleyen iki kadın da hareketlendi. Pencereden sarkıttıkları bedenleriyle heyecanla karşıladılar arkadaşlarını. Fotoğraflar çekildi, valizler yerleştirildi ve yemekli vagonda sabah kahvaltısı şöyle mükellefinden kuruldu anında. Demli sıcak çayla tıkırdaya, fokurdaya salına sallana yol almaya başladılar Ankara’ya…

Eskişehir’de güneş vardı. Üçünün de gözleri, porsuk çayına bakan öğrenci evinin penceresinden giren güneşin ilk ışıklarına değdi. Üçü de aynı anda heyecanla uyandılar. Önemli bir gündü onlar için. Sivas'a kadar trenle gideceklerdi. Fikirlerini, emeklerini birleştirip ödevleri için bir araya gelmişlerdi ve ilk deneyimlerini gerçekleştirmek üzere yola çıkacaklardı bu gün. Kamerayı, mikrofonu, kabloları tekrar, tekrar kontrol ettiler, çantalar hazırdı. Gönül rahatlığıyla kahvaltılarını ettikten sonra giyinip çıktılar. Bir yol hikâyesiydi belgelemek üzere yola düştükleri. Doğu ekspresine binip Sivas'a kadar, yol boyunca inen, binenle bezeyeceklerdi öykülerini.
Yemekli vagondaki kahvaltı, fotoğraf karelerinden sarka, sarka uzadıkça uzadı. Yol Eskişehir'e düştüğünde kadınlardan biri sohbetin koyuluğundan sıyrılıp biletinin olduğu kompartımana, orada bıraktığı valizlerini almaya gitti. Yolculuğun bundan sonrasını da yemekli vagonda tamamlayacaklardı nasıl olsa. İnen binen kalabalığında sağ sol yalpalaya, yalpalaya valizleri çekiştirirken karşılaştı gençlerle. Bavullarını, malzeme çantalarını ve kamerayı yerleştirmeye, toparlamaya çalışıyorlardı. Gülümseyip geçti aralarından.
Tren istasyondan henüz hareket etmişti ki, gençler yemekli vagona girdiler, onlar girer girmez de masaya davet ediliverdiler…
İşte aradıkları yol hikâyesi oracıkta çıkıvermişti karşılarına. Okullarının kuruluş yıl dönümünü kutlamaya giden bu arkadaş grubundan her birinin bir dolu hikâyesi vardı İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan İstanbul'a…
Kameralar kuruldu, ses ayarları yapıldı. Kayda hazırdı artık çocukluk yolcularının anıları… Bir belgeselin karelerini paylaşıverdiler oracıkta heyecanla. Sigaralar tellendirildi, kaçak göçek kompartımanda. Sohbet genişledikçe kahvaltıdan sofraya terfi edildi, rakılar kondu, şaraplar dolduruldu kadehlere.
—Rastlantılara… Başarılara… Dostluklara… Şerefe!
Saatler süren yolculuk heyecanı artık yorgunlukla yer değiştirirken kadınlar, hemen öylece oldukları yerde valizlerini açıp içinden elbiseler, kolyeler, küpeler, çoraplar, topuklu ayakkabılar çıkardılar. Ardından da kondüktörün onlar için ayarladığı kuşetlide üstlerini değiştirip geçmişleri için geceye hazırlanmaya gittiler. Kapı kilitlendi, perdeler sıkı sıkıya kapatıldı derken, bozkıra doğru akıp giden pencereden görüntülendi yüksek ökçelerin içinde bacaklara giydirilen kırmızı ince çoraplar, kalçaları saran dar pantolonlar, dudaklara dokunan rujlar… Siyah bir elbisenin cebine iliştirilmiş kırmızı bir mendil sallandı gelip geçen yıllara!

Bilgisayarımın sağ alt köşesinde tıkladım zamanı. Bin Dokuz yüz yetmiş ikiye kadar saydım .Sabaha karşı açıldı Demir parmaklıkları ağır, pas kokulu, soğuk gıcırtılı kapısı. Uyumadan sabahı karşılayan üç gencin, yaşam yolunu kesen kalemler uykudayken, güneş habercileri uzun, uzun öttü o sabah. Yanı başlarında habersizdi kalabalıklar... Umut dolu bakışların kapanan göz kapakları ezana karıştı Ankara'da... Taze kan lazımdı savaşlarla kazanılmış topraklara, taze kan...

O sabah uyanır uyanmaz daha gözümü açamadan sordum kendime.
– Bu gün günlerde ne? Cumanın ertesi, tatil… Yaşasın!
Hafta başında kalkmak bilmediğim yatağımdan sevinçle kalktım. Bahar yağmurlarının beslediği tohumlar çoktan patlatmıştı çiçeklerini okulun arka bahçesinde. Yatağımı toplayıp telaşla giyindim. Çocukluk hevesimle tereyağından kıl çeker gibi kaydım merdivenlerden. Gün güneşli ıslak bahçeye çıktım doğruca.
— Oh!
6 Mayıs sabahı Cebecide, kahvaltı niyetine bir nefes çektim içime yaşamdan.
Cebeci’de, sanat kanatları altında korumaya almıştı bizi. Yetmişli yıllarda Beethofen’in 9. Senfonisi “ Daima kardeş olur insanlar gölgende senin ”diye sesleniyordu hepimize piyanonun tuşlarından…

O sabah nefes, nefese karıştı… Gece sabaha… Ölüm doğuma…
Yeni doğan bebeklerin ilk adımlarını atmaya çalışırken yaşadıkları heyecan gibiydi belki de, düşlerin hayata geçmesi… Musiki Muallim Mektebi, koridorlarından geçen sanatçı adaylarını kucaklamak için sabırsız bekleyişini belli etmeden hazırlanıyordu Konservatuvar olmaya! 1936 da… Meraklı, arzu dolu umutlar taşıyordu yarınlar. Güzel görünüyordu göze… Hoş geliyordu kulağa… 6 Mayıs sabahı kuruluş telaşındaydı Ankara.
Gelen her ekspresin yanı sıra peronda koşturmuşlar, pencerelerden sarkanlara, açılan kapılara bakmışlar tanıdık bir yüz aramışlardı. Ellerinde çiçekler, konfetiler saatlerdir arkadaşlarını getirecek olan treni bekliyorlardı. İçlerinde taşıdıkları çocuk saklıyordu yaşlarını, üçü de alımlı, bakımlı hoş kadınlardı. Özlemleri heyecanlarını bastırmış bekledikleri tren perona girdiğinde deli gibi oyana bu yana koşturmuşlardı.
Tren gara girerken yavaşladıkça telaş da arttı yemekli vagonda. Valizler kapıya taşındı, pencereler açıldı, kafalar dışarı çıkarıldı, fotoğraf makineleri, kameralar hazır edildi… Gençler buluşma anını yakalamak istiyorlardı.
Tren durdu. İnenler daha kimseyi göremeden etraflarına bakınırken arkalarından gelen sese döndüklerinde başlarından aşağı konfetiler çiçekler dökülüyordu. Şaşkınlıkla, sevinçle, özlemle buluşup kucaklaştılar. Trenden inen herkes onlara bakıyordu. Kompartıman kapısında konuşlanmış gençler, gözyaşlarını silen, durup, durup birbirlerine sarılan, kahkahalara boğulan bu yetişkin çocukları hayretlerini gizlemeden görüntülediler...
Belki sinemalarda gösterime girmeyecek bu film ama biz onca heyecan, onca başarı, onca kayıp, onca acı, onca anıyla baş, başa bir yolculuğun peşinden 6 Mayısta takvimde saklı kaldık, yetişkinliğimizden saklandık…

DİKMEN 1994 koreograflar günü