4 Ocak 2010 Pazartesi

VEDA ETMEYECEĞİM





                                                        VEDA ETMEYECEĞİM


Uzayan geceye eşlik eden rüzgâr gittikçe hızlandı. Yatakta yorgana iyice sarılmış gözlerim zoraki uykuya direnmekle meşgul sokağı dinliyorum. Zihnimde bin bir geçit beni rahat bırakmıyor.

Dışarıdaki fırtına ürkütücü seslerle şiddetleniyor, bir şeyler uçtu uçacak diye beklerken gök gürültüsü şimşek derken sağanak başladı. Saatlerdir uykuyla didişiyorum kalktım sonunda saate baktım sabahın üçü olmuş üzerime hırkamı giyip aşağıya indim. Böyle havaları oldum olası sevmişimdir, heyecan verici bulurum.

Sokak lambası sönmüş dışarısı zifiri karanlık, balkona çıktım rüzgârın keskin dokunuşları yüzümde gezinirken yıldızların ışıltılı büyüsü alıp götürdü beni, biraz ürperdimse de soğuk engelleyemedi. Rüzgâr kuzeyden esiyor, memleket havası bu içime çektiğim, gecenin uykuya yattığı şu saatte yıldıza duran gözlerime ninni bu rüzgâr.

Haydi, bir masal anlatın bana yıldızların altında olsun.

Sabah erken kalktım. Gecenin yıldızlı koynuna bıraktığım benliğimin yansıması mıydı ya da kendim miydim? Bile-miyorum ama beni huzurlu bir sabaha uyandırdı her neyse… Gökyüzü akşamdan kalma gibi görünmüyor hiç. Sanki o fırtınaları koparan rüzgâr saklanıvermiş günışı-ğından kaçıp dağ ardına. Günbatımına bakan yüzü bir daha yeni bir fırtına.

Doğuya bakan sokak kapısını açtım ardına kadar gün girsin, yaşam girsin içeri. Temiz hava doldurdum tuttum bir yudum yuttum oh! Başıboş bir gün bugün en sevdiğim. Nereye rast gelirse oraya saldığım kendimle geze-ceğim, bilinmez yolculuklarımdan birine daha çıkıyorum.

Portakal ağaçlarının yol boyu dizildiği sokağımdan geçip içeri giren kokular iştahımı açtı, kahvaltımı her zamanki gibi buğday gevreği yiyerek yapmayacağım bu gün.

Kendime bir güzel çay demledim, kızarmış çavdar ekmeği tuzu alınmış ve tavada çevrilmiş helllim birkaç çakıstes* ve taze sıkılmış portakal suyu.

Bu kahvaltı menüsü çocukluğumun ruhuyla ağaç dalına oturmuş halamı anımsadım birden. Henüz öğrenciyken en büyük hayali bir balerin olmakmış. Bahçedeki ağaca çıkar bir dala oturup ayaklarını sallandırır ve hayal kurarmış. Işıklara boğulmuş sahnede dans edişini seyredermiş, şimdi yıldızlarla dans ediyor. Dün onu kaybettik. Bu gün onu da almalıyım yanıma iki özgür ruh gezeriz kol, kola…

Balkondan, dağa doğru bakınca cılız bir yılan gibi kıvrıla, kıvrıla denize inen çizgi bir yol mu acaba? Ne dersin halacım? Orayı keşfe çıkalım mı?

Kapıyı kapatıp kendimi portakal sokağımda bulduğumda Kervansaray’ın güzelim kumsalına yönelmiştim. Dalgalara götürmek istedim seni önce. Geceki fırtınadan sıyrılıp kuytusuna çekilse de deniz güneşe ayırır sularını, kristal dalgalarla oynaşsın diye.

Kendi kaderine terk edilmişliğin, özlemlere düşler kurduğu bu topraklar senin gibi Meloş’um. Sevgi taşıyor ve salt kendisiyle yaşıyor. Paylaşabildiği yansıması sadece. İçindeki derinliklerinde kaybolmamak için dışarı taşardın sende… Dalgalar gibi…

Akışkan düşüncelerle rüzgârın dağıttığı saçlarımda gezindiğini biliyorum. Birden fark ediyorum! Birikiyor sevdiklerim cennette…

O dağ yolunu keşfetmeden önce bu gün senle önce yemek yiyelim en sevdiğinden, en lezzetlisinden, en fiyakalı lokantada tadını çıkara, çıkara. Sonra vuralım kendimizi dağlara siklamenlerin, anemonların arasında koklaya koklaya Beşparmak dağlarına vuran güneşe sallandıralım kendimizi, yamaçlardan seken keklikler dans etsin bizim yerimize seyirlik.

Tüm sevdiklerimi yanımda taşıdıkça yalnızlığım kalabalıklaşıyor. Hiçbir sevgiye veda etmediğim gibi sana da veda etmeyeceğim…

                                                                                                                    Ocak 2010 Girne



* Kıbrıs'a özgü soslu yeşil zeytin

Hiç yorum yok:

DİKMEN 1994 koreograflar günü