Can-Baz
Kızgınlığını saklamaya hiç niyeti yoktu aslında, öylece
olduğu gibi ne düşünüyorsa söyleyecekti, söyleyemedi…
-
Yok, bir şey dedi sustu…
Niye susardı ki insan söyleyecek onca sözü varken? Hoş
karşısında dinleyecek biri yoksa konuşsa n’olucak. Çekip gitmişti işte.
Saklama kutusuna attı bunu da diğer kızgınlıkları gibi, suskunluklarını
gönderiyordu zihninin çıkmaz sokaklarına. Ve istemediği ne varsa birikiyordu,
korkular suskunluklarla besleniyordu. Korkuların yaşamını nasıl yönlendirdiğini
uzun zamandır düşünüp duruyordu. Korkularını açığa çıkarıp baş edebilmek için
yeniden inşa edebilecek miydi kendini? Yudum, yudum birikir korkular, sen
onları fark etmeyesin diye de çeşitli şekillere bürünür gizler kendini
anlamazsın. Kimi öğretilmiştir kimi de sinsice genlerinle birlikte seninle
gelmiştir. Öyle kolayca göz göze gelemezsin. Hayatı evi, işi, ailesi,
çocukları, arkadaşları arasında akıp giden telaşı kendi yaşam biçimi zannettiği
günleri hatırladı.
Pazar torbasını andıran o koca çantasında eli kalemine
rastlayıncaya kadar karıştırdı. Masadaki peçeteye “ Zihnin kuytu köşelerinde saklanan
korkuların farkına varmadan yaşlanmaz insan.” yazdı. Yüzünü bulutların arasında
köşe kapmaca oynayan güneşe çevirdi, havayı kokladı, meydana bakan bu kafede, ağaçların
gölgesinde oturmak hoşuna gidiyordu. Şehrin pek çok yeri gibi günün her saati
kalabalık olmazdı burası.
Garson masadaki boşları topluyordu peçeteyi de almak için
uzandı.
-
Bırakın onu.
Peçeteyi katlayıp çantasına attı. Böyle biriktirdiği aklına
geleni oraya buraya yazdığı bir sürü not vardı. Hesabı ödeyip kalktı. Rast gele
meydana bakan sokaklardan birine saptı. Son zamanlarda başıboş dolaşırken
düşünmeyi, gözlemeyi seviyordu. Bir zaman kendisinin de içinde yuvarlandığı
telaşın etrafından akıp geçmesine heyecanlandı. Kaç gündür onu meşgul eden bir
duygu çıka geldi fikrine oturdu. Kendiyle barışık olduğunu zannettiğini
öğrendiği gün yaşadığı hayal kırıklığıyla baş etmeye çalışırken fark etmişti. İçinde
yetiştirdiği kendi kalabalığından biri çıkıp zihninin ona oynadığı oyunları
gösteri vermiş, en sevdiği kendinin nasıl da hilebaz, oyunbaz bir edayla
egosuna hizmet ettiğini ve kendi kalabalığının içinde bir ajan gibi cirit
attığını öğrenmişti. İşte o günden beri kendini kendinden koruma çabasındaydı.
Sokakta düşüncelerle oynaşırken karşıdan karşıya geçti ve
ona bir isim taktı Can-Baz. İçindeki kalabalığın can güvenliği için Can –
Baz’ın onları yönetmesine izin vermeyecekti. İki Can- Baz bir ipte oynamaz…
DikmenS.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder