12 Temmuz 2009 Pazar

TREN

TREN


Oldukça sık tekrarladığı bir şey di bu, kaybolurdu! Caddelerde, iş yerinde, otobüste, vapurda ve hatta evinde. Nasıl olduğunu anlayamazdı, sorgulamazdı da. Hoşuna gidiyordu onu mutlu kılan bu kayboluşlar.
Kendi görünmezliğinde dünyayı dolaşır, evrene dalardı. Tüm zamanları birden yaşar, değişimleri yoklardı. Nerden gelip nereye gittiği değil, nerede olduğu ilgilendirirdi onu. Bazen bir masal kahramanı olur, gördüğü manzaralarda yönetirdi orkestrasını.
Yaylılar, yaşamın duyarlılığında kaybolmuş ruhların sesleriyle çağırırlardı müziklerini. Vurmalılar, ilkel benliklerinin dayanılmaz çekiciliği ile ritimlerini yaratırken, nefeslilerin gücü korkuturdu onu. Bulutların savaşını izlerken, doğmamış bir çocuğun sesi gibi en çok flütü dinlerdi dağların yamaçlarından akıp giden sularla birlikte.

Göz kamaştıran bir gecenin sabahıydı. Samanyolu’nun yıldızları bir araya gelip kocaman bir ışık yumağı olmuş, ayın yüzü ayçiçeğine dönüşmüştü. Rüzgârla savrulan başak tarlalarında saklı bulutların akışıyla açtı gözlerini. Bahar, dallarından ılık, ılık içine akıyordu. Ne zaman uyuduğunu hatırlamaya çalıştı.
Tren gardan ayrılırken, ıslak caddelerden yansıyan ışıkları seyrediyordu. Koşuşan kalabalığı, ayrılığı... Şehirden uzaklaştıkça seyrekleşen binalar özgürlüğünün çağrısı gibi gelmişti. Raylardan gelen ritimlerle, kendi müziğinde kaybolmuş, arayışlarının boşluğuyla oynamaya başlamıştı. Ve sonra gitgide uzayan gecenin farkına vardığında, çoktandır onu gözleyen kalabalığa takıldı gözleri... İçindeki müziği senfoniye dönüştüren bir tılsım, bir kıvılcım değdi sanki. Milyonlarca yıldız ona bakıyordu penceresinden.
Tren yol aldıkça gördüğü her imgenin büyüsüne kaptırmıştı kendini. Dağların gölgesi ağaçların gövdesinden geçerken, uzaklarda parıldayan yıldızlara karışıyor ve ayın etrafında dans eden bulutlarla birlikte bir ayine dönüşüyordu... Son hatırladığı, onu hızla kendine çeken bir girdapla, yoğunluğunu yaşadığı boşluğun içinde dönerek dans eden bulutlara karışıp ayine katılışı ve o yaşadığı zamansız, mekânsız mutluluktu...
Şimdiyse karşısında gördüğü, sanki onu bir zaman tünelinden geçirip, gecenin parlaklığını başak tarlalarına taşımıştı. Gerçekten uyumuş muydu? Dün gece ve hatta şu an, devam etmekte olan bir düş müydü yoksa... Ama hala trendeydi ve gidiyordu. Bir gece önce evden çıkıp gara gelişini, biletini alıp trene binişini ve o ıssız vagonda olmayan valizini, varmış gibi yerleştirişini, yıkılır gibi oturuşunu unutmamıştı. Ne olmuştu ona... Her şeyi geride bırakırken kırılgan ve sakindi. Oysa gördükleri ve yaşadıklarıyla kıpır kıpırdı. Bir sihir, geçmişi geleceğe taşırmadan götürüyordu onu... O sadece görüyor ve düşlüyordu. Tren hızlanıyor, görüntüler karışıyor, mekân zamansızlaşıyor ve müzik oluyordu. Evet, gerçek bir senfoniydi bu...
Kendini, dağların doruklarından başlayarak, kıvrıla kıvrıla büyüyüp çoğalan, geçtiği ve gördüğü her imgenin katılımıyla coşan bir çağlayan gibi hissediyordu.
O garip gecenin güneşle el ele tutuşmasının ardından gelen zaman usul, usul saatin tik-takları gibi rutin ve ayrımsız tüm bedeninde dağılmaya başladı. Başak tarlaları yerini bozkırlara bırakıp, savrula savrula uzaklaşmıştı. Sanki görüntüler geçip gitmiyor da aynı noktada belirli aralıklarla durmadan değişip üst üste binerek iç içe geçiyor gibiydi. Geçmişin tanrıları gizlice dolaşıyor, bu görüntüleri ona armağan ediyorlardı.
Bozkırlar öylesine ıssız, öylesine özgürdü ki huzur doluydu. Evet, evet bu özgürlük ve ıssızlık dün akşam garda yaşadığından farklıydı. Gözbebeklerinden akıp içindeki senfoniye eşlik eden, hüznü ve umudu iç içe geçirmiş bir huzurdu...
Gördüklerinin ayırdına varmanın keyfiyle arkasına yaslandı. Tren, perona girerken kavuşmayı bekleyen ve gitmeye sabırsızlanan kalabalığın arasına daldı...
Demirin demire sürtünen kıvılcımlı ve acılı fren sesiyle birlikte ayağa kalktı. İçinde bulunduğu kompartıman annesinin karnındaki cenin gibi onu sarıp sarmalamıştı. Bu öyle bir yoğunluktu ki kapıyı açıp dışarı çıkmakta zorlandı. Kendini garın hareketli uğultusu içinde adımlarına terk ettiğinde fark etti ki adımları öncekilere benzemiyordu. Kararlı ayaklarına baktı, defalarca yürüdüğü tozlu yollarını gördü. Kim bilir kaç kez tekrarlanmıştı bu yürüyüşler... Her med- cezir biraz daha eskitmiş, derinleştirmiş ve yormuştu. Az öncenin yaşayan mekânında anın kayboluşunu izledi, boşluğun onda yarattığı soğuk, sıcağa hasret vahşi bir hayvan gibi yaladı yüzünü, ürperir gibi oldu, farkına vardı ki peron boşalmış ve kompartımandaki yalnızlığı binenlerle birlikte kalabalıklaşmıştı. Önceki geceyi düşündü, yol boyunca seyretmiş ve gizli bir labirentte dolaşır gibi kaybolmuştu. Ne olduysa o labirentten çıktığında olmuş, kendini imgelerin içinde yok edip gördüklerini kendine yansıtmıştı. Başkaydı, farkındaydı ve kalabalıktı.
Düş görür gibi uyanmıştı. Yüzünü kompartımandakilere döndü, gülümsedi.
— Gün aydın...

Hiç yorum yok:

DİKMEN 1994 koreograflar günü