POSTACI
Uyandığımdan beri hiç aklımdan çıkmıyor. Oğlumun o mini minnacık elleri, bana yepyeni bir ufuk açtı. Küçücük bu yürek beni böylesine değiştirecek miydi? O eller bana dokundukça biraz daha iyileştiğimi hissediyorum. Güney doğu’daki o kan ve barut kokan anılarımı böyle, böyle terk edecektim galiba. Artık benim için yeni bir hayat başlıyordu.
—Aslı kapıya bakar mısın?
Aslı kapıyı açtığında karşısında bisikletli bir asker vardı. Bisikletli bir asker… Üstelikte oldukça tuhaf görünümlü bir asker. Aslı askerlere alışıktı daha önce yaşadıkları yerde sokaklarda hep askerler vardı, ama hiç bisikletli bir asker görmemişti.
—Bisikletli bir adam gelmiş.
—Ne istiyor?
—Asker arkadaşınmış.
Daha yeni taşınmışlardı bu mahalleye, yeni adreslerini kimseye söylememişti ki. Kimdi acaba? Bir anlam veremese de gelenin bir yabancı olmasını dileyerek içeri seslendi.
—Çay koy bari.
—Tamam enişte.
Hiç hoşlanmadığı halde bu sakin ve sevimsiz kasabaya kaçarcasına gelmişlerdi. Oğlunun doğumu ile gerçekten de hayatına yeni bir nefes girmişti ama ancak karısı ve oğluna tahammül edebiliyordu. Aslı’nın uzun zamandır yanlarında olması ve son birkaç aydır da karısına çok yardımı dokunuyor olması bile ona dayanabilmesini sağlayamıyordu. Kendini zorluyordu, karısı için yapıyordu bunu.
Ayça evde olsaydı keşke… Oğlan uyanmadan gelse bari diye geçirdi içinden. Birini ağırlayacak kadar iyi hissetmiyordu kendisini.
Alper adamın içeri girmesiyle oturduğu yerden kalktı elini uzatarak öne doru bir hamle yaptı ama şaşkın bakışlarıyla birlikte eli de boşta kaldı. Misafir salona girer girmez bakışlarını gülümsemesinin arkasına gizlemeye çalışarak, sinsiliğini ve yabancılığını sakladığı düşüncesiyle sanki her gün gelip ziyaret ettiği bir evmiş gibi, doğruca gidip kanepeye yerleşti. Gülümsemesi bir maske gibi yüzüne yapışıp kalmıştı. Gözlerini Alper’e dikmiş öylece bakıyordu. Hiçbir yeri kıpırdamıyordu. Sanki nefes bile almıyordu. Adam oturduğu yerde, Alper ayakta birbirlerine bakakalmışlardı.
Kim bu? Zihnini ne kadar zorlasa da en ufak tanıdık bir ses gelmiyordu hafızasından. Allah’ım sanki her şey pek yolundaymış gibi bir de bu adam çıktı şimdi. Kim bu?
Kendini zorladıkça daha da çıkmaza girdiğini fark etti, vazgeçti.
—Hoş geldiniz. Kusura bakmayın ama ben pek çıkaramadım. Özür dilerim adınız neydi?
Adam yüzündeki ifadeyi hiç değiştirmeden aynı tuhaf gülümsemeyle cevap verdi
—Cezzaf komutanım…
—Pardon anlamadım?
—Cezzaf komutanım…
—Öylemi? Memnun oldum Cezzaf!
—Daha önce tanışmış mıydık?
—Çok karşılaştık komutanım.
Nasıl bir isimdi bu böyle Cezzaf… Cellât gibi. Canı iyice sıkılmaya başladı. Kim olduğunu bilmediği tuhaf biri evine gelmiş karşısında oturuyor, üstelik de ona komutanım diye hitap ediyor ve garip davranıyordu. Az önce içeride mışıl, mışıl uyuyan oğlunu ve onun varlığının ruhuna ne kadar iyi geldiğini düşünürken, biri kapıyı çalmıştı kimdi o? Hayatının içinden çıkıp geliveren biri miydi? Evinde ne işi vardı? Niye gelmişti?
Karanlık… Ruhu daralıyordu, sanki bir fırına sokmuşlardı onu. Kıpırdayamıyor, nefes alamıyordu. Turuncu bir sıcak sardı her yanını ve vücudunda buharlaşarak yeşile döndü su. Terliyordu. Baş başa kaldığı kendiyle birlikte terliyordu. Karısı yoktu yanında, oğlu yoktu, kimse yoktu… Birden kulakları vınlamaya başladı. Gözlerinin önünde uçuşan karaltılar kurşun kadar ağırdı ve göz kapakları direnemiyordu bu ağırlığa.
Yapmalıyım, başarmalıyım, bu savaştan galip çıkmalıyım dedi kendi kendine. Daha fazla kaybetmek istemiyorum ben. Canımla can almak istemiyorum. Zorluyorum ama canımla zorlanıyorum… Vınlamalar, karaltılar, vınlamalar karaltılar... Biri daha mı? Kim o? Kim gitti bu kez? İçinde daraldığı fırın birbiri ardına doldukça genleşmeye başladı. Sanrı dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı, direnmekte zorlanıyor, zorlandıkça direniyor, terliyordu. Son bir gayretle gürleyerek ve bir nefeste sordu.
—Sen kimsin, ne işin var evimizde?
—Postacıyım ben, dedi Cezzaf…
Sesi son derece sakin ve kendinden emin çıkıyordu ve hatta biraz ürkütücü bile denebilirdi… Uzaklara bakarak sözlerine devam etti.
—Geri dönemeyen askerlerin postacısı...
Bir kez daha sesindeki ve gözlerindeki öfkeyi, ucu zehirli bir ok gibi Alper’e çevirerek,
—Hiç yaşanamamış hayatlardan mektup getirdim size!
Dona kalmıştı Alper. . Sarsılıyordu.
—Alper, Alper... Çabuk hayatım çabuk uyan canım galiba bebek geliyor.
2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder