29 Haziran 2009 Pazartesi

Dedemin dürbününe ne oldu?


Dedemin dürbününe ne oldu?

Henüz okula başlamamıştım, baharla birlikte anneannemle dedem bana kucak açar sevgiyle sararlardı. Birkaç katlı eski bir binanın en üst katında kocaman teraslı evlerinden geçtim çokça. Ve çocukça. Tenekelere ekilmiş sardunyalar, karanfiller, hanım elleri arasında, sandalye ayaklarına kurduğum beşiklere, kendi yaptığım bebekleri yatırır, terastaki evcilik köşesinde oynarken, güneşin en tepeye çıkmasını beklerdim.
Öğlen oldu mu " Dedeee, dedecim hadi, güneş tepeye çıktı." Koşa, koşa dürbünü getirir, dedemle Şehir Hatları Vapurunun Pendik iskelesine yanaşmasını seyrederdik. İnce upuzun ahşap dürbünün parıldayan sarı metali güneşte daha bir parlak görünürdü gözüme. Kendimi açık denizlerdeki korsanlar gibi düşlerdim.
Yıllar sonra serpilmiş bir genç kız olduğumda, Lütfiye ile Ada Vapurunu Büyükada' ya yanaştırırken, çocukluğumun maceracı korsanı belki de yeniden canlanmıştı. Şehir Hatları vapuru benim için bir ritüeldi.
Deniz zamanı, dürbün yalnızlığa kalırdı… “Dede! karpuz kabuğu denize düştü mü? “
Mevsim deniz… Dedem öğretti bana yüzmeyi.
“ Hadi anneanne denize gidelim.” Kahvaltıdan sonra ev işlerinde anneanneme yardım ederdim, çabuk bitsin de gidelim hadi.
Pendik sahili mübadelede giden Rumların iki katlı, geniş balkonlu evleriyle süslenmişti. En gösterişli binası sahildeki üç katlı ahşap bir köşk. Basamak aralarından pirinç çubuklar geçen, merdivenlerine kırmızı halılar serili, gösterişli kocaman kristal avizesiyle “Pendik Palas” öyle güzeldi ki… Tüm peri düşlerimi onunla kurdum. Hâlâ ne zaman eski ahşap bir köşk görsem, Pendik Palas düşlerim canlanır.
Yediveren güllerinin, akasya ağaçlarının, sarmaşıkların armonisi, bir tablo gibi sahile asılı. Pendik, akasya kokardı.
Evlerin önündeki asfalttan denize uzanan merdivenler, yosun kokulu berrak sulara inerdi, yaz sıcağını serinletirdik. Havlular, süslü su taşları gibi asfaltın kenarına dizilir, ıslak bedenlerimizle günebakan çiçekleri olurduk. Atların boyunlarındaki çıngırak seslerinden anlardık uzaktan bir faytonun geldiğini. Asfaltın sıcağı, fayton çıngırakları, bizi yine yeniden ıslatırdı.
Şehir Hatları Vapuru iskeleye yanaşırken, vapur düdüğü eve gitme zamanının geldiğini hatırlatıyor. Güneş, tepeye çıktı. Ne çabuk öğlen olmuş?
Akşam üstleri, sahildeki “Bülbül” çay bahçesi ailelerin en favori mekânıydı. Evde açılan börekler, kekler kırmızı ekose masa örtülerinin üzerine hazırlanır, çaylar ısmarlanır. Asırlık ağaçların gölgesinde, derme çatma masa, sandalyeler arasında kardeşimle gazoz kapaklarını toplardık.
En çok kapak kimin?
Akşam yemeği için eve dönmeden önce, yazlık sinemalara hangi filmler gelmiş diye bakar, film seçerdik. Aslında o akşam gideceğimiz filmi belirlerdik. Çünkü her hafta filmler değişirdi ve Pendik yazlık sinema zenginiydi. Elimizde şiltelerimiz, çekirdeklerimiz, biz yaz akşamları hep sinemaya giderdik.
Sinema dönüşü yolumuzu, akasya kokuları, kurbağa sesleri eşliğinde, yıldızlarla yarışan ateş böcekleri aydınlatırdı.
Uyku, bilinmeyenler ülkesinde bir masal gibi girerdi gözlerimden. Komşunun horozu ne zaman öter?
Çarşıdan eve giden yolun üzerinde mahalle aralarına serpiştirilmiş, içinde kurbağa yavrularının kara spermler gibi aktığı dere, .ekili tarlalar, bostan kuyuları, çeşmeler, tulumbalar… Hepsi oyuncağım, dedemin dürbününden baktığım Pendik, benim oyun alanım….
.

04/04/2006

Hiç yorum yok:

DİKMEN 1994 koreograflar günü