İstanbul Elvan!
Dağınık sokaklarında habersiz kalabalıkları saklayan İstanbul! Senin kahkahaların kavgalara gebe…
Savurgan gecelerden geçip gelen sesler yankılanıyor kadehlerde.
Kadın baldırı tutkuları tetikleyen, güdüleri saldırgan gurbet zedeler tutuyor köşe başlarını.
Erkin, müritlerine teslim ettiği geleceğin, ellerinde oyuncak!
Kuytularında barınan kabadayıların bıçak sırtı! Statü simgesi façaların yarıştığı hipodrom gibi semt araları... Alışverişlerin canla ödendiği pazarda hayat, hediyesi bedava!
Yaşam sızıları zamansız alıp götürüyor genç bedenleri, köprüden geçemeden. Boşluğuna sığınıp mavi sularının... Geriye bakmaksızın kayboluyorlar.
Pamuk ipliğinden ince bir çizgi çizmiş kader dedikleri. Uzayıp giden sularına gizlediğin ve her dem özlediğin... Atıklar arasında! Göze görünmeden orada öylece bekliyor. Dönüşü olmaksızın. Tarih, pencereden bakan öksüz bir çocuk gibi seyrediyor kendi uzağını! Terk edilmiş erdemin sessizliğiyle baş başa.
Oysa! Yorgun bakışların uzak zamanların anılarıyla dolu! İzlendikçe sıkılganlığın artıyor, biliyorum. Ama yine de gözlerimi senden alamıyorum. Sakınmasız sunduğun her ışıltı gözlerimi kamaştırıyor. Sana geçmişten armağanlar sunma mutluluğunu tatmak istiyorum. Seyrine doyamadığım güzelliğin, yüklendiğin sırlarda gizli. Kulak kabartıp dinlesem seni, çözülür mü dilin? Anlat İstanbul! Anlat... Masalını ben dinlerim.
Işıkların ürkek! Kendine yabancı cılız bir ses gibi. Hedefe kilitlenmiş yaşamlar, günden geceye hep aynı. Ve geçtiği yolu fark etmeden kendi mezarına giren böcekler gibi tekdüzelik. Parıltına kapılıp sana gelen pervaneleri ışığında eritip üçüncü sayfa haberlerine gönderiyorlar. Tarihi geçmiş gazetelerin sılayı anlattığı...
Oysa bak! Yalın bir yalnızlık sessizce rüzgâra çarpıp dağılıyor. Gün boyu ağırladığın kalabalıktan eser yok. Bir yanıp bir sönen çakaralmaz, aklın köşelerine saklanmış ateş böcekleri gibi. Gizli duyguların açığa çıktığı anları yakalıyor. Sularından geçen gemiler, martıların gölgesinde gide dursun. Yosun kokusu, her kanat çırpışta yükseğe, daha yükseğe çekiyor denizi. Köpük... Köpük... Semalarında, Boğazın suları…
Hüznün, aralık bir kapı gibi davetkâr! Çektikçe, içine çekiyor insanı... Yarım kalmış bir günün içinden çıkıyor çoban yıldızı. Yalın… Sessiz… Parlak… Ve...
İşte, boğaz sırtlarındaki erguvan dalları ve peşi sıra kopup geliveren renkler, asırlık ağaçlarında yuva yapmış kuşlar kadar özgür. Gün, akşamın koynuna girmek üzere! Dalgaların ritmik akışı, adımlarımdan dökülüp sokaklarında yankılanıyor. Bir romans bu, dansın romansı... Başım omuzlarında, sen, kollarımdasın İstanbul! Aşkın sarmalında eriyip ışık seline dönüşen bir şölen bu... Mavi... Mor... Kırmızı... Sarı... Ebruli... Gün batımı…
Dudaklarımın yakalayamadığı bir tebessüm yayılıyor bulutların arasından, İstanbul, Elvan!
27-06-2006
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
Yıllar öncesinin günlük sayfalarını karıştırırken buldum bu yazımı yılların su gibi geçip yolların alınamadığı zamanlardayız. Katlana katl...
-
“ Bir 6 Mayıs akşamı Ankara’daydık… “ Doğu ekspresi her gün ki yolculuğuna hazırlanırken, hikâye kendini çoktan hazır etmişti bile… Ha...
-
Yaprak Sarma Genç kız önündeki basamaklara bir adım attı. İlkine koydu ayağını ve tırabzana tutundu. Endişeli gözl...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder