8 Mart 2017 Çarşamba

Simurg


Simurg


Kış ne zaman kendini gösterse içim ısınır benim. Rüzgârlar ese dursun alıp başımı memleketin ücra bir köyüne gitmek isterim hep. Sebep mi lazım ille? Özlem işte…
 Sandıktan çıkarılan ne varsa naftalin kokar, geride kalmış acılar gibi onlar da yarına taşınıyor. Neler olacak? Kaygıdan mıdır bilmem, eskiye düşkünüm ben.  Hele ki kuzineler…  Dünden bugüne geçmişin küllerini taşıdıklarını düşünü kendimce anlamlar yüklerim. O külleri şöyle bir karıştırsam yeniden alevlenir mi?
“ Artık yerine yeni bir soba geldi “
Galvaniz leğenin pırıltısı bastırırdı sobanın yaldızını. Çocukların sere serpe çıplak bedenlerinden sıçrayan sularla cız ederdi içi. Borularına asılı salkım salkım çamaşırları kuruturken, kestane kebap cızırdatır,  akşamın sefası radyo fasılları ve sıcacık soba masallarıyla uyuturdu ayakucumuzda yatan evin kedisi mırmırı. Yeni yerine taşındığından beri üzerinde çiçekli saksılar, renk ahenk yağmurlarla yıkanıyor, geleceğini paslandırıyordu; kış artık onun kâbusu olmuştu. Yaz geldi mi sarı saçları keçe bir kızla arkadaş, yağmurda çamurda sırdaş geçip gidiyordu günleri.
Dedesi çoktan ölmüş bir çocuğun hayallerinden çıkıp gecenin bir vakti gençten bir hamalın sırtında getirildim. Beni zeminin üzerine güm diye bırakıverdi. Karanlık ve rutubetli bir yer burası. Etrafımı pek seçemiyorum. Ayaklarımın soğuk zeminle buluşmasından çıkan ses öyle bir yankılandı ki bomboş bir depoda yalnız başıma olduğumdan ziyade kendimi bir konser salonunda gibi hissettim. Uzayıp giden sesi ve içeri sızan ışığı takip ettiğimde de anladım ki burası tavanı yüksek, pencereleri yerden epeyce yukarıda, yola paralel bir yer. Karanlıkta daha fazlasını tanımlayamıyordum; etrafımı daha iyi görebilmek için göz yumdum uykuya…  Sabahın ilk saatlerinde bir bilinmeze uyandım, Kendim dahil her taraf gri...

Yeni sahibim, elinde soba borularıyla çıka geldiğinde öğlen olmuştu. Orta yaşlarında görüntüsü kadar ses tonu da zarif bir kadının bu soğuk koca depoda borular ve benim gibi eski bir kuzine ile ne işi vardı? İçeri girip elindekileri bıraktı, telaşla kapının önünden aldığı bir lenger odunu yanı başıma getirip yeldir yeldir uçar gibi dolaşmaya başladı. Bir yandan da sanki havada bir şeyler i çizer gibi eliyle hareketler yapıyordu. Sonra yanıma gelip beni çekiştirmeye, oraya buraya taşımaya başladı. Her seferinde de karşıma geçip bakıyor, yüzünü şekilden şekle sokup yeniden çekiştiriyordu. Sonunda deponun arkalarına doğru,  kapının karşısına denk gelen ortada bir yerde karar kıldı ve borularımı takmaya başladı. Bu işi nasıl becerdiğini hayretle izliyordum.  Her bir parçayı ötekine eklerken zarafeti daha da belirginleşiyor, ben maharetini hayranlıkla seyrederken, kaba saba ellere alışık boruları sabırla, itina ile okşar gibi takıyordu. Bu seyirlik bittiğinde koca depoda uzayıp giden borularımla tuhaf bir hal almıştım. Uzunca bir boy burudan iki yana dirseklerle ayrılan ve deponun tavanını tavaf ederek pencerelerin bitimindeki baca deliklerinde son bulan yaldızlı uzantılarımla, bu sessiz boşlukta komik görünüyor olmalıydım. İlk günümden hiçbir şey anlamadım. Hayranlıkla seyrettiğim yeni sahibemle kendime, alışmakla şaşırmak arasında geçti gitti.

Ertesi gün gene geldi. Bu kez yanında başkaları da vardı.  Ona seslenirlerken duydum;  Şayegân’ mış adı. Şayegân…  Neler olduğunu anlayana kadar kablolar çektiler, ampulleri taktılar, duvarları beyaza boyayıp gittiler.  İçerisi biraz aydınlandı sanki. Sessiz gri bu kez soğumuştu…
 Şayegân… Birkaç gün hiç uğramadı. Mekânımı sarmalayan ne varsa bu ağır gri yükün altında varlığımla oyalansın diye, şu soğuk beyazı ısıtmak onu sıcacık kılmak geliyor içimden ama bunun için bile onun yumuşak dokunuşlarına ihtiyacım var.
Az önce tavandan alçak, ötesi berisi açık, yarım bir duvar olduğunu fark ettim. Tam karşımdaki giriş kapısının yanı başında yalaktan dönme kandırmacalı eski bir lavabo, onun az ötesinde de kapısız gider gelmez çukuru… Pencereler yukarıda olsa da sağlı sollu süzülen aydınlıktan iki sokağa da cephesi olduğu anlaşılıyordu. Göz ucu aralığında gördüklerim birinden diğerine cümbüşlü mestane… İki ayrı sokağa bakan eğlenceli bir yerde olduğumu düşünmeye başladım. Bir pencereden diğerine günler geçtikçe,  içinde bulunduğum bu yer yavaştan değişiyordu.  Her gelişinde birkaç eşya getirip bırakıyor, oyalanmadan gidiyordu. Bir gün, “ penceremin cümbüşüne ne diye park etti şimdi bu kamyon “ derken, anladım ki bütün eşyalarını getirmiş. Bir nefeste taşındı…
Metale değen soğuk gittikçe ısındı soluğunda, sabah aceleyle sere serpe yayıldığı şilteden kalkar kalkmaz bir heves kapağımı açıp odunları yerleştirdi, biraz da çıra derken çıtırdatarak heyecanla tutuştum.  İçi su dolu badya üzerimde kaynamakla meşgulken o, yüzünde yalaz seyrime dalmıştı, uzunca süre sıcağıma baktım… Az sonra büyükçe bir Yörük kilimini yere seriverdi ve geceden beri bıraktığı yerde bekleye duran kolileri, eşyaları yerli yerince döndürmeye başladı. Kaynayan suyun çıkardığı ses keyfime tercüman, onun seyri doyumsuz.
Artık birlikte yaşıyoruz. Şaşılacak şey! Bu soğuk gri depodan bir ev yaptı kendine. Kimi geceler ışıkları söndürüp oraya buraya yerleştirdiği mumları yakıyor,  yayılan ışık, ateşimle sarmalandıkça o da elinde kadehi mekânın ruhunu yudumluyor sanki. Belki de bir yerlerde… Eski bir sandığı düşünüyor.
Mırıldanırken “ Sonunda buldum onu! Geçen ay satın aldım ve buraya taşıttım. Onca yıl hep bu günü yaşamak için beklemiştim. Geçmişi ancak bu kuzinede ateşe verebilirim “ diyerek kendi kendine gülümsedi Şayegân.

                                                                                                                                                             2010



































Hiç yorum yok:

DİKMEN 1994 koreograflar günü