Simurg
Kış ne zaman kendini gösterse içim ısınır benim. Rüzgârlar
ese dursun alıp başımı memleketin ücra bir köyüne gitmek isterim hep. Sebep mi
lazım ille? Özlem işte…
Sandıktan çıkarılan
ne varsa naftalin kokar, geride kalmış acılar gibi onlar da yarına taşınıyor.
Neler olacak? Kaygıdan mıdır bilmem, eskiye düşkünüm ben. Hele ki kuzineler… Dünden bugüne geçmişin küllerini
taşıdıklarını düşünü kendimce anlamlar yüklerim. O külleri şöyle bir
karıştırsam yeniden alevlenir mi?
“ Artık yerine yeni bir soba geldi “
Galvaniz leğenin pırıltısı bastırırdı sobanın yaldızını.
Çocukların sere serpe çıplak bedenlerinden sıçrayan sularla cız ederdi içi.
Borularına asılı salkım salkım çamaşırları kuruturken, kestane kebap
cızırdatır, akşamın sefası radyo
fasılları ve sıcacık soba masallarıyla uyuturdu ayakucumuzda yatan evin kedisi
mırmırı. Yeni yerine taşındığından beri üzerinde çiçekli saksılar, renk ahenk
yağmurlarla yıkanıyor, geleceğini paslandırıyordu; kış artık onun kâbusu
olmuştu. Yaz geldi mi sarı saçları keçe bir kızla arkadaş, yağmurda çamurda
sırdaş geçip gidiyordu günleri.
Dedesi çoktan ölmüş bir çocuğun hayallerinden çıkıp gecenin
bir vakti gençten bir hamalın sırtında getirildim. Beni zeminin üzerine güm
diye bırakıverdi. Karanlık ve rutubetli bir yer burası. Etrafımı pek
seçemiyorum. Ayaklarımın soğuk zeminle buluşmasından çıkan ses öyle bir
yankılandı ki bomboş bir depoda yalnız başıma olduğumdan ziyade kendimi bir konser
salonunda gibi hissettim. Uzayıp giden sesi ve içeri sızan ışığı takip
ettiğimde de anladım ki burası tavanı yüksek, pencereleri yerden epeyce
yukarıda, yola paralel bir yer. Karanlıkta daha fazlasını tanımlayamıyordum;
etrafımı daha iyi görebilmek için göz yumdum uykuya… Sabahın ilk saatlerinde bir bilinmeze
uyandım, Kendim dahil her taraf gri...
Yeni sahibim, elinde soba borularıyla çıka geldiğinde öğlen
olmuştu. Orta yaşlarında görüntüsü kadar ses tonu da zarif bir kadının bu soğuk
koca depoda borular ve benim gibi eski bir kuzine ile ne işi vardı? İçeri girip
elindekileri bıraktı, telaşla kapının önünden aldığı bir lenger odunu yanı
başıma getirip yeldir yeldir uçar gibi dolaşmaya başladı. Bir yandan da sanki
havada bir şeyler i çizer gibi eliyle hareketler yapıyordu. Sonra yanıma gelip
beni çekiştirmeye, oraya buraya taşımaya başladı. Her seferinde de karşıma
geçip bakıyor, yüzünü şekilden şekle sokup yeniden çekiştiriyordu. Sonunda
deponun arkalarına doğru, kapının
karşısına denk gelen ortada bir yerde karar kıldı ve borularımı takmaya
başladı. Bu işi nasıl becerdiğini hayretle izliyordum. Her bir parçayı ötekine eklerken zarafeti
daha da belirginleşiyor, ben maharetini hayranlıkla seyrederken, kaba saba ellere
alışık boruları sabırla, itina ile okşar gibi takıyordu. Bu seyirlik bittiğinde
koca depoda uzayıp giden borularımla tuhaf bir hal almıştım. Uzunca bir boy
burudan iki yana dirseklerle ayrılan ve deponun tavanını tavaf ederek
pencerelerin bitimindeki baca deliklerinde son bulan yaldızlı uzantılarımla, bu
sessiz boşlukta komik görünüyor olmalıydım. İlk günümden hiçbir şey anlamadım.
Hayranlıkla seyrettiğim yeni sahibemle kendime, alışmakla şaşırmak arasında
geçti gitti.
Ertesi gün gene geldi. Bu kez yanında başkaları da vardı. Ona seslenirlerken duydum; Şayegân’ mış adı. Şayegân… Neler olduğunu anlayana kadar kablolar
çektiler, ampulleri taktılar, duvarları beyaza boyayıp gittiler. İçerisi biraz aydınlandı sanki. Sessiz gri bu
kez soğumuştu…
Şayegân… Birkaç gün
hiç uğramadı. Mekânımı sarmalayan ne varsa bu ağır gri yükün altında varlığımla
oyalansın diye, şu soğuk beyazı ısıtmak onu sıcacık kılmak geliyor içimden ama
bunun için bile onun yumuşak dokunuşlarına ihtiyacım var.
Az önce tavandan alçak, ötesi berisi açık, yarım bir duvar
olduğunu fark ettim. Tam karşımdaki giriş kapısının yanı başında yalaktan dönme
kandırmacalı eski bir lavabo, onun az ötesinde de kapısız gider gelmez çukuru…
Pencereler yukarıda olsa da sağlı sollu süzülen aydınlıktan iki sokağa da
cephesi olduğu anlaşılıyordu. Göz ucu aralığında gördüklerim birinden diğerine
cümbüşlü mestane… İki ayrı sokağa bakan eğlenceli bir yerde olduğumu düşünmeye
başladım. Bir pencereden diğerine günler geçtikçe, içinde bulunduğum bu yer yavaştan değişiyordu. Her gelişinde birkaç eşya getirip bırakıyor,
oyalanmadan gidiyordu. Bir gün, “ penceremin cümbüşüne ne diye park etti şimdi
bu kamyon “ derken, anladım ki bütün eşyalarını getirmiş. Bir nefeste taşındı…
Metale değen soğuk gittikçe ısındı soluğunda, sabah aceleyle
sere serpe yayıldığı şilteden kalkar kalkmaz bir heves kapağımı açıp odunları
yerleştirdi, biraz da çıra derken çıtırdatarak heyecanla tutuştum. İçi su dolu badya üzerimde kaynamakla
meşgulken o, yüzünde yalaz seyrime dalmıştı, uzunca süre sıcağıma baktım… Az
sonra büyükçe bir Yörük kilimini yere seriverdi ve geceden beri bıraktığı yerde
bekleye duran kolileri, eşyaları yerli yerince döndürmeye başladı. Kaynayan
suyun çıkardığı ses keyfime tercüman, onun seyri doyumsuz.
Artık birlikte yaşıyoruz. Şaşılacak şey! Bu soğuk gri depodan
bir ev yaptı kendine. Kimi geceler ışıkları söndürüp oraya buraya yerleştirdiği
mumları yakıyor, yayılan ışık, ateşimle
sarmalandıkça o da elinde kadehi mekânın ruhunu yudumluyor sanki. Belki de bir
yerlerde… Eski bir sandığı düşünüyor.
Mırıldanırken “ Sonunda buldum onu! Geçen ay satın aldım ve buraya
taşıttım. Onca yıl hep bu günü yaşamak için beklemiştim. Geçmişi ancak bu
kuzinede ateşe verebilirim “ diyerek kendi kendine gülümsedi Şayegân.
2010

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder