29 Haziran 2009 Pazartesi

İSTANBUL’A DAİR

İSTANBUL’A DAİR


Sağır bir gün başlıyor,
Sağanak altında.
Boşluğa salınıp
Terk edilen sözcükler gibi...
Yabancılaşmış kimliklerin olduğu
Ülkede...
Ağustos 1996


VE................

Kayıp ülkelerin arandığı,
Umarsız düşler kurulur.
Özenilmiş yaşamların yanılgısıyla,
özlemlere bakılıyor
Bu kentte...
Ağustos 1996


Kaldırım
Taşlarındaki
Ayak
İzleri,
Suskunlukların
Resmini
Çiziyor
Sokaklara.
Ağaçlar,
Yara
Almış
Anılarla
Yaşlanırken...
Temmuz 1994
















İstanbul Kırmızı

Savurgan günlerine tohumlar ektiğim İstanbul!
Kıvrım, kıvrım bir Anakonda uyuyor koynunda.
Bir uyansa o. Ah! Bir uyansa da...
Yapışkan zamanlardan akıp
İstanbul’u kendine
kaçırsa...
Çığırtkan satıcıların istila ettiği pazaryeri bu kentin her yeri...
Ses uğuldarken en derinde! Hades, köstebek eyleminde!

Hallaçların dolaştığı sokaklarda pamuklar atılmıyor artık.
Yoğurtçu çıngırakların mega-fon!
Ne sedirlerin okşadığı cumbalar,
Ne akşamsefalarında güzü bekleyen kestane!
Fener alayları siren seslerine yenik...

Salonların süsü mangallarını magandalar aldı.
Mesire yerleri kapanın elinde kaldı...

Her ses veriş yakarış değil artık.
Minarelerin, çarmıha gerilmiş zamanın kadranından uzanırken,
Sağır isyan kusuyor.
Kimse duymuyor...

Askerin tuttuğu köşe başları, ölülerin mezar taşları Yeşilin!
Mavin, arta kalanla yetindiğin...
Sarayburnu’nda yakaladığın Sarı, hep giderayak...
Bıçak altına yatmış mazlumum, kayıp umarın Kırmızı!
Kıpkırmızı...

Eylül 2006

İstanbulum

İstanbulum

Kepenklerin ardına saklanan İstanbul, sabahın erken saatlerinde Tahtakale’de uyanırken, güne açıyorum gözlerimi. Lacivertten el alan mavi suya düşmüş, kanat çırpıyor ki surlarına ulaşabilsin...

O sokaklarından, satıcılarından, hanlarının kırık dökük geçmişinden vazgeçmeyen istikrar sarıyor bedenimi, çuval, çuval... Çarşaftan çoraba, zerzevattan baharata İstanbul’u giyiniyorum!

Kadın kokusu, tütsü kokusu, sazendelerin nağmeleriyle yayılıyor havaya düşlerime karışıyor. Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin kahvesi, bir yudum. Gözlerim seyirlik Sarayburnu!

Ve O! Taşlarına kazınmış hikâyeleri anlatmaya devam ediyor. Yüzü denize, sırtı Sultanahmet’e dayalı bir geçmiş zaman teknesi gibi! Kimi zaman gövdesi çatırdasa da, yıllanmışlığı tutuyor ellerinden... Ellerimden!

2006

Sessizliğin Elleri

Sessizliğin Elleri


Yaşlı çizgilerin ufkuna açılmış bir pencereden, akşama eğilmiş gölgeler vuruyor güne karşı. Balık sırtı dalgaların akıntısında hatırlamaya çalışıyorum unutulmuş İstanbul’u...

Anılar hep hüzün verir!
Kurumuş sarmaşıkların okşadığı ahşap evler, sanki geçmişin yaşayan umutlarına sarılıp zamana direniyorlar. Eski bir tekerleme dökülüyor aralarından.

” Ezilelim büzülelim bir tahtaya dizilelim ” Sokak sakinleri yok olmuşlar.

Cumbaların, sardunyaların, avluya açılan kapıların ardında iri gözlü bir baykuş gibi bekliyor sessizlik... Kırmızı kadife kaplı koltuklarıyla faytonlar geçiyor Tepebaşı’ndan.
Süslü çıngırakların, renk, renk boncukların armonisi yayılıyor Haliç sırtlarına.

Bacalardan gülsuyu tütsüleniyor buram, buram. Çınar yaprağında bir damla, geceden yağan yağmur... Denizi seyre dalmış.

Güneşe sarılmış minarelerin salkım, salkım gölgesi vuruyor Sarayburnu’na.

Arnavut kaldırımlı sokağın ıslak çaresizliğinde, bir kedi yürüyor. Ardında bıraktığı kapı aralığından geçiyorum.

Avludan yayılan toprak kokusu bekliyor beni. Davetkâr sarmaşık güllerinin kucakladığı merdiven, sanki kulağıma fısıldıyor!

“ Hadi gel, korkma! Beni incitmezsin “

Basamakları çıktıkça mırıldandığımı fark ediyorum, özlem bu... Üst katta tırabzanlara tutunan kapıyı açıyorum tutkuyla, sonbahar esiyor yüzüme.

Ve işte orada, o sedirin üzerinde bekliyorum, ıhlamur kokan geceleri, idare lambasındaki küçük cinleri.

Pera’dan, Galata’dan uzanıyor sessizliğin elleri, düşlerimi yakalıyor. Ve düne saklanmış İstanbul’u buluyor...
1993

İstanbul Elvan!

İstanbul Elvan!


Dağınık sokaklarında habersiz kalabalıkları saklayan İstanbul! Senin kahkahaların kavgalara gebe…

Savurgan gecelerden geçip gelen sesler yankılanıyor kadehlerde.

Kadın baldırı tutkuları tetikleyen, güdüleri saldırgan gurbet zedeler tutuyor köşe başlarını.

Erkin, müritlerine teslim ettiği geleceğin, ellerinde oyuncak!

Kuytularında barınan kabadayıların bıçak sırtı! Statü simgesi façaların yarıştığı hipodrom gibi semt araları... Alışverişlerin canla ödendiği pazarda hayat, hediyesi bedava!

Yaşam sızıları zamansız alıp götürüyor genç bedenleri, köprüden geçemeden. Boşluğuna sığınıp mavi sularının... Geriye bakmaksızın kayboluyorlar.

Pamuk ipliğinden ince bir çizgi çizmiş kader dedikleri. Uzayıp giden sularına gizlediğin ve her dem özlediğin... Atıklar arasında! Göze görünmeden orada öylece bekliyor. Dönüşü olmaksızın. Tarih, pencereden bakan öksüz bir çocuk gibi seyrediyor kendi uzağını! Terk edilmiş erdemin sessizliğiyle baş başa.
Oysa! Yorgun bakışların uzak zamanların anılarıyla dolu! İzlendikçe sıkılganlığın artıyor, biliyorum. Ama yine de gözlerimi senden alamıyorum. Sakınmasız sunduğun her ışıltı gözlerimi kamaştırıyor. Sana geçmişten armağanlar sunma mutluluğunu tatmak istiyorum. Seyrine doyamadığım güzelliğin, yüklendiğin sırlarda gizli. Kulak kabartıp dinlesem seni, çözülür mü dilin? Anlat İstanbul! Anlat... Masalını ben dinlerim.

Işıkların ürkek! Kendine yabancı cılız bir ses gibi. Hedefe kilitlenmiş yaşamlar, günden geceye hep aynı. Ve geçtiği yolu fark etmeden kendi mezarına giren böcekler gibi tekdüzelik. Parıltına kapılıp sana gelen pervaneleri ışığında eritip üçüncü sayfa haberlerine gönderiyorlar. Tarihi geçmiş gazetelerin sılayı anlattığı...

Oysa bak! Yalın bir yalnızlık sessizce rüzgâra çarpıp dağılıyor. Gün boyu ağırladığın kalabalıktan eser yok. Bir yanıp bir sönen çakaralmaz, aklın köşelerine saklanmış ateş böcekleri gibi. Gizli duyguların açığa çıktığı anları yakalıyor. Sularından geçen gemiler, martıların gölgesinde gide dursun. Yosun kokusu, her kanat çırpışta yükseğe, daha yükseğe çekiyor denizi. Köpük... Köpük... Semalarında, Boğazın suları…

Hüznün, aralık bir kapı gibi davetkâr! Çektikçe, içine çekiyor insanı... Yarım kalmış bir günün içinden çıkıyor çoban yıldızı. Yalın… Sessiz… Parlak… Ve...

İşte, boğaz sırtlarındaki erguvan dalları ve peşi sıra kopup geliveren renkler, asırlık ağaçlarında yuva yapmış kuşlar kadar özgür. Gün, akşamın koynuna girmek üzere! Dalgaların ritmik akışı, adımlarımdan dökülüp sokaklarında yankılanıyor. Bir romans bu, dansın romansı... Başım omuzlarında, sen, kollarımdasın İstanbul! Aşkın sarmalında eriyip ışık seline dönüşen bir şölen bu... Mavi... Mor... Kırmızı... Sarı... Ebruli... Gün batımı…

Dudaklarımın yakalayamadığı bir tebessüm yayılıyor bulutların arasından, İstanbul, Elvan!
27-06-2006

İstanbul, Bir Külah Dondurma

İstanbul, Bir Külah Dondurma

Vapur İskelesinde kaldırım taşları tozlu, sıcak, lekeli!

Şehir hatları kalabalık ve telaşlı, bir dolup bir boşalıyor.
İskeleyi çevreleyen büfeler, yükselen kokularla doyuruyor kuytularda uyuklayan sokak köpeklerini.

Gelip geçenlerin hemen, hemen hepsi yüklü! Poşetler, torbalar, çuvallar, ana karnında ceninler.
Beraberlerinde taşıdıkları kendi yaşamları sanki. Kan, ter içinde yuvalarına erzak taşıyan karıncalar gibi. Oraya buraya koşuşturuyorlar.

Duraktan, durağa toplu dokunuşlar... Nefes, nefese... Ense, enseye...
Tramvay az önce perona girdi.
Çıplak ten, suskun dudaklar, meraklı gözler.
Camlara yapışmış bedenler, ıslak ve kokulu.

Akrabalarıyla alışverişten dönen gelinlik kızın yüzünde saklanan haz, gerdek gecesi!
Üst geçitteki işporta tezgâhlarında satılıyor çocuk sevinçleri, delikanlı hevesleri!

Sıcağın kuruttuğu dudaklarımda deniz serinliği.

İstanbul, bir külah dondurma! Bu seyirlik bitmesin, dondurmam erimesin!
2006

Ipıssıstanbul


Ipıssıstanbul

Güne uyanan her sokak kimsesizliğini kalabalığa değiştirir iken motor gürültüleri, egzoz dumanları, telaşlı adımlar, gözden kaçanlar der iken sen İstanbul, Sen… Hep seyirlik...
Senin sokakların gezginci… Zamanın her daim bir harman hali!
İskambil kâğıdı gibi karıp bir zarla atıveriyorsun sakinlerini. Artık kim nereye denk düşerse oradan başlıyor güne.

“Hanımlar, terlikçi geldi hanımlar.”
“ Halılarınıza, yolluklarınıza overlok çekilir”
“ Ay-gaz!”
“ Patates, soğan! Zerzevatçı geldi hanımlar.”
Hanımlar, ah hanımlar…
Çoğunluğu salt “Gözlem!”
Pencere ardı yaşamlarından sarkarak bakıyorlar İstanbul’a, varoşlarından. Havada asılı kalan sokağın süsü çamaşırlar gibi ip gerginliği alış verişlerden geçiyor muhabbetleri. …
“Festival Kadın” gibi sokaklarınla, sana akan kalabalığınla, kendine sakladığın uygarlıkların yalnızlığıyla…

Şimdi, bir akordeonun tuşlarından dökülen melodiler belirliyor yeni komşularının kimliklerini ya da davulların bavullarla yer değiştirdiği yolcular alıyor eskilerin yerini. Ve kimileri onları azınlıklara taşıyor iken sessizce, çoğu zaman bir haber kalıyor sakinlerin de…
Yabancı olduğunu gizliden gizliye fısıldayan kim? Kimin kime yalnızlığı? Sanki mecaz gibi…
Hal sorup, cevaplandığımız sualinden hasbi-hal aldığımız arzuhalci, çoktan toplamış iken valizini. Bilinmeyen zamanlara saklanan sırlar gibi kayıp iken tüm dilekçeleri...
Kimi kime şikâyet etmeli?
Bugünün den yarınına eksik bakan geçmişinle, sıla özlemi çeken gurbetçi gibi sen de kente yabancısın İstanbul, özlemin de!

Çağın içinde çare-siz, iz-siz, kimse-siz iken ve değişim kapında bekler iken… Cahil-i cühelada beslenmiş fikri ucube! Adalar, yeni paftalar eklerler iken sularına ve sayfalar dolusu yapılarla gelip dayanıyorlar iken surlarına…
Bilseler ki ne yapsalar değiştiremiyorlar alışkanlıklarını.
Sen, çağdaşın kentlere inat direniştesin…
Sırt çevrilmiş yaşanmışlıklarınla tüm gözyaşların, derelerinden lağımlarla Boğaz’a akıtılmış iken!
Sen gene de sularınla besliyorsun surlarını…


İşte bu yüzden İstanbul, gizli yalnızlıklarında avare büyüyor kimi çocuklar. Geçmişine hapsedilmiş ve kalabalığa terk edilmiş.
Seyirlik…

Haziran 2009

Dedemin dürbününe ne oldu?


Dedemin dürbününe ne oldu?

Henüz okula başlamamıştım, baharla birlikte anneannemle dedem bana kucak açar sevgiyle sararlardı. Birkaç katlı eski bir binanın en üst katında kocaman teraslı evlerinden geçtim çokça. Ve çocukça. Tenekelere ekilmiş sardunyalar, karanfiller, hanım elleri arasında, sandalye ayaklarına kurduğum beşiklere, kendi yaptığım bebekleri yatırır, terastaki evcilik köşesinde oynarken, güneşin en tepeye çıkmasını beklerdim.
Öğlen oldu mu " Dedeee, dedecim hadi, güneş tepeye çıktı." Koşa, koşa dürbünü getirir, dedemle Şehir Hatları Vapurunun Pendik iskelesine yanaşmasını seyrederdik. İnce upuzun ahşap dürbünün parıldayan sarı metali güneşte daha bir parlak görünürdü gözüme. Kendimi açık denizlerdeki korsanlar gibi düşlerdim.
Yıllar sonra serpilmiş bir genç kız olduğumda, Lütfiye ile Ada Vapurunu Büyükada' ya yanaştırırken, çocukluğumun maceracı korsanı belki de yeniden canlanmıştı. Şehir Hatları vapuru benim için bir ritüeldi.
Deniz zamanı, dürbün yalnızlığa kalırdı… “Dede! karpuz kabuğu denize düştü mü? “
Mevsim deniz… Dedem öğretti bana yüzmeyi.
“ Hadi anneanne denize gidelim.” Kahvaltıdan sonra ev işlerinde anneanneme yardım ederdim, çabuk bitsin de gidelim hadi.
Pendik sahili mübadelede giden Rumların iki katlı, geniş balkonlu evleriyle süslenmişti. En gösterişli binası sahildeki üç katlı ahşap bir köşk. Basamak aralarından pirinç çubuklar geçen, merdivenlerine kırmızı halılar serili, gösterişli kocaman kristal avizesiyle “Pendik Palas” öyle güzeldi ki… Tüm peri düşlerimi onunla kurdum. Hâlâ ne zaman eski ahşap bir köşk görsem, Pendik Palas düşlerim canlanır.
Yediveren güllerinin, akasya ağaçlarının, sarmaşıkların armonisi, bir tablo gibi sahile asılı. Pendik, akasya kokardı.
Evlerin önündeki asfalttan denize uzanan merdivenler, yosun kokulu berrak sulara inerdi, yaz sıcağını serinletirdik. Havlular, süslü su taşları gibi asfaltın kenarına dizilir, ıslak bedenlerimizle günebakan çiçekleri olurduk. Atların boyunlarındaki çıngırak seslerinden anlardık uzaktan bir faytonun geldiğini. Asfaltın sıcağı, fayton çıngırakları, bizi yine yeniden ıslatırdı.
Şehir Hatları Vapuru iskeleye yanaşırken, vapur düdüğü eve gitme zamanının geldiğini hatırlatıyor. Güneş, tepeye çıktı. Ne çabuk öğlen olmuş?
Akşam üstleri, sahildeki “Bülbül” çay bahçesi ailelerin en favori mekânıydı. Evde açılan börekler, kekler kırmızı ekose masa örtülerinin üzerine hazırlanır, çaylar ısmarlanır. Asırlık ağaçların gölgesinde, derme çatma masa, sandalyeler arasında kardeşimle gazoz kapaklarını toplardık.
En çok kapak kimin?
Akşam yemeği için eve dönmeden önce, yazlık sinemalara hangi filmler gelmiş diye bakar, film seçerdik. Aslında o akşam gideceğimiz filmi belirlerdik. Çünkü her hafta filmler değişirdi ve Pendik yazlık sinema zenginiydi. Elimizde şiltelerimiz, çekirdeklerimiz, biz yaz akşamları hep sinemaya giderdik.
Sinema dönüşü yolumuzu, akasya kokuları, kurbağa sesleri eşliğinde, yıldızlarla yarışan ateş böcekleri aydınlatırdı.
Uyku, bilinmeyenler ülkesinde bir masal gibi girerdi gözlerimden. Komşunun horozu ne zaman öter?
Çarşıdan eve giden yolun üzerinde mahalle aralarına serpiştirilmiş, içinde kurbağa yavrularının kara spermler gibi aktığı dere, .ekili tarlalar, bostan kuyuları, çeşmeler, tulumbalar… Hepsi oyuncağım, dedemin dürbününden baktığım Pendik, benim oyun alanım….
.

04/04/2006

Çengelköy, benim okul bahçem

Çengelköy, benim okul bahçem

Arabadaydık ve yoldaydık...
Hızla geçip giden ağaçların dallarına takılıp çocukluğuma asılı kaldım!

Ne çok koşar, ne çok tırmanırdık. Kardeşimle en çok o parkı severdik. Çınar altı!
Anneanneler... Dedeler... Halalar... Teyzeler... Dayılar... Amcalar... Neneler... Kuzenler... Yeğenler... Çengelköy’ün mevsimlik meyveleri gibi...
Her yaz, bir arada olurduk nesiller boyu!

Kalabalık yerdik yemeklerimizi. Beyaz örtüler üstünde, rengârenk tabaklar süslerdi aslan ayaklı masamızı. Boyumuz yetmezdi de, şilte koyarlardı sandalyelerimize.
Nenem, balkondaki sedirden bizi seyrederken, beyaz başörtüsündeki dantellerin gölgesi düşerdi deniz derinliği gözlerine. Bakışları yüreğimizi okşarken, yumuşacık ellerinden öğrendik sevgiyi!

İncir ağacı kimseye söylemezdi sırrımızı. Öğle uykularında arka odanın penceresinden kaçıp parka koşardık.
Çeşmelerden içtiğimiz suları avuçlarımızla taşır bahçedeki kedi yavrularını beslerdik. Yavruların yumuşak tüylerinde tanıştık şefkatle!

Koca bir yaz gölgesinde oyunlar oynadığımız ağaçların serinliği yeterdi sıcaklığımıza.
Denize uzak evlerin balkonlarında, çay kokusu...
Asmaların yeşilliğinde, annelerin, komşu teyzelerin seyirlik dedikodusu...
Arnavut kaldırımı sokak araları, saklambaç kuytusu...
Kavgalarımızı unuttuğumuz kozalak savaşları, kaydırak kahkahaları...
Çengelköy’ün yorgun parkında çınar ağaçları çadır, banklar döşek, yapraklar aş olurdu, evcilik sofralarına...
Çoktuk ve çocuktuk!

Sandaldan atlayıp boğaz sularında oynaştığımız balıklar, eniştemin oltasında akşam yemeği. Akıntıya kapılmadan yüzmeyi, ışıltıya kanmanın bedelini öğrendik!

Deniz, koynunda ay ışığını sallarken susar, sessiz kalırdı rüyalarımıza!
Dalgalarındaki çığlıklarımızı özlerdi ama gene de sessiz kalırdı...
Pencerelerin ardındaki masal kokan odalarda uyurduk geceleri

Parkın çiçekleri gibiydi çocuklar... Sonbaharda, ıssızlaşır kimsesiz kalıverirdi çınar altı. Yağmur kokusuna sığınan yapraklar...
Ağlardı!
Boş salıncakların seslerini taşırdı rüzgârlar...
Gelecek yaza kadar!

Geçmiş, asılı kaldığı dalda gizlenmiş bir salıncak gibi...
Asırlık çınarların beklediği yıllar, ağaçların arasından ansızın çıkıp geliverdi. Çengelköy, benim okul bahçemdi!

DİKMEN 1994 koreograflar günü